AKP’nin şehir yapılanması ATK
OSMAN ÖZTÜRK OSMAN ÖZTÜRK
Metin Lokumcu’yla ilgili Türk Tabipleri Birliği (TTB) Bilimsel Araştırma Kurulu raporu da…
Adli Tıp Kurumu (ATK) Birinci İhtisas Kurulu raporu da çıktı.

İki raporda varılan sonuçların birbirine taban tabana zıt olması tartışma yarattı, doğal olarak.
Bağlandığım televizyon kanallarından birinden…

Bu raporların hangisi geçerli diye sordular.
Önemli bir soru.

***

Önce genel bir cevap vereyim.

Birbiriyle çelişen iki bilimsel rapor arasında hiyerarşik bir alt üst ilişkisi de…
İki rapordan hangisinin doğru, gerçek, geçerli olduğu sorusunun herkesi tatmin edecek kesin bir cevabı da olmaz.
Olması gereken…

Konuyu takip eden adli makamların her iki raporu da okuyup, inceleyip kendi kanaatlerini oluşturmasıdır.
Bizde böyle mi oluyor derseniz, müsaadenizle cevap vermeyeyim de…
Raporların değerlendirmesine geçeyim.

***

Önce ATK Birinci İhtisas Kurulu’nun raporuna bakalım.

Rapor iki sayfalık bir inceleme, toplam yedi satırlık bir sonuç ve imza bölümlerinden oluşuyor.
Raporun inceleme bölümü beş madde olarak yazılmış.

Birinci maddede olayın görgü tanığı, Metin Lokumcu’nun amca oğlu Osman Lokumcu’nun ifadesine…
İkinci maddede Hopa Devlet Hastanesi’nin raporuna yer verilmiş.

Üçüncü maddede Hopa Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ölü muayene tutanağında ölüm sebebinin tespiti için Trabzon Adli Tıp Grup Başkanlığı’na gönderilmesine karar verildiği belirtilip…

Dördüncü maddede Trabzon Adli Tıp Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi’nin otopsi raporu (kısaltılarak) aktarılmış.
Beşinci maddede ise dosyaya ekli olay yeri fotoğrafları ve olay yeri, otopsi CD’lerinin Kurul’ca incelendiği belirtilmiş.
“Sonuç” bölümü şöyle:

“31.05.2011 tarihinde Hopa mitinginde fenalaşarak hastaneye kaldırıldığı ve hastanede öldüğü bildirilen Niyazi oğlu 1956 doğumlu Metin Lokumcu hakkında düzenlenmiş adli ve tıbbi belgelerinde bulunan veriler birlikte değerlendirildiğinde;

1- Kimyasal inceleme raporuna göre, otopside alınan örneklerde aranan toksik maddelerin bulunamadığı,

2- Kendisinde kalp damar hastalığı bulunan kişinin ölümünün kendisinde mevcut hastalığın aktif hale geçmesi sonucu meydana gelmiş olduğu oy birliğiyle mütalaa olunur.”

Raporun altında bir patoloji, bir iç hastalıkları, bir beyin cerrahi, bir anestezi, bir çocuk sağlığı ve bir kadın doğum profesörü ile bir kardiyoloji doçentinin ve iki adli tıp uzmanının imzası var.

(Kardiyoloji doçentinin ismi yabancı gelmedi… Mehmet Haberal’ı hastaneden hapishaneye gönderen raporun altında da mı imzası vardı, sanki?..)

***

TTB Bilimsel Araştırma Kurulu’nun raporu...

İmzalar ve yararlanılan kaynaklar da dahil on bir sayfalık raporu; inceleme, değerlendirme ve sonuç bölümlerinden oluşuyor.

Üç sayfalık inceleme bölümünün birinci maddesinde…

Hopa Cumhuriyet Başsavcılığı’nın tanık ifadelerini de içeren adli muayene ve otopsi tutanağında yer alan…
Aralarında Metin Lokumcu’ya olay yerinde ve hastanede tıbbi müdahalede bulunan sağlık görevlilerinin de yer aldığı sekiz tanığın ifadelerine yer verilmiş.

Trabzon Adli Tıp Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi’nin otopsi tarihli ilk, ön raporu ikinci maddede,
Nihai raporu üçüncü maddede aktarılmış.

Dördüncü maddede; ortamda yoğun biber gazı kullanıldığı, dükkan içleri, hastane ve okul önüne kadar gaz bombası atıldığı, güvenlik güçlerinin dakikalarca bilinçsiz şekilde havaya ateş açtıkları ve bir arbede yaşandığına dair görgü tanıklarının ifadeleri özetlenmiş.

Beşinci maddede ise İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü’nün TTB Merkez Konseyi’ne yazdığı “Göz Yaşartıcı Gazlar” konulu yazısındaki “...Teşkilatımızda OC (Oleoresin of Capsicum–C18H27NO3) ve CS (OrthochlorobenzylidenemalononitrileC6H4CHC(CN)2Cl) gazı olmak üzere iki çeşit göz yaşartıcı gaz mühimmatı kullanıldığı...” ifadesi alınmış.

TTB Bilimsel Araştırma Kurulu’nun raporunun “Değerlendirme” bölümü toplam beş sayfa.

Girişte; “Hekim ve sağlık çalışanlarının ifadeleri ile tıbbi belgelerdeki kayıtlardan, hastanın yakınmalarının yoğun stresli ve yoğun kimyasal gazın kullanıldığı ortamda bulunması sonucu başladığı anlaşılmaktadır.” tespiti yer alıyor.
Sonra, Trabzon Adli Tıp Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi’nin raporuyla ilgili olarak…

“Ölümünün kendisinde mevcut kalpte enfarktüs ve intraalveoler taze kanamaya bağlı kalp ve akciğer hastalığı ile meydana gelmiş olduğu kanaati belirtilen otopsi raporunda, bu tanı ve ölüm sebebinin dayanağı olarak ele alınan bulgular da, gerek ölüm öncesi tanık ifadelerinde aktarılan, gerekse tıbbi belgelerde kayıtlı ve sağlık çalışanları tarafından bildirilen belirti ve bulgularla birlikte yeniden ele alınmalıdır.” deniliyor ve değerlendirmeye geçiliyor.
İlk olarak otopside kalpte tespit edilen makroskopik ve mikroskobik bulgular değerlendirilmiş ve...
Metin Lokumcu’nun ölümünün kalp krizine bağlı olmadığı bilimsel kanıtlarıyla açıklanmış.

***

Burada bir not düşeyim.

Her ne kadar tıp literatüründeki “myokard enfarktüsü” Türkçede “kalp krizi” olarak isimlendirilse de…

“Kalp krizi”nin tıbbi anlamıyla halk arasında kullanılan yaygın anlamı birbiriyle örtüşmez.

Halk arasında her türlü göğüs ağrısı, göğüs sıkışması, kalp damarlarındaki darlık, hatta bazen hipertansiyon krizi bile “kalp krizi” olarak ifade edilir.

Tıptaki kalp krizi (myokard enfarktüsü) ise özel bir durumdur.

Kalbin kendisini besleyen damarlardaki tıkanma nedeniyle kalp kasında meydana gelen doku hasarını (koagülasyon nekrozu) ifade eder.

TTB Bilimsel Araştırma Kurulu raporu bilimsel olarak gösteriyor ki…
Bir kere…

Metin Lokumcu’nun otopsi raporundaki bulgular eski bir myokard enfarktüsünün kanıtı değildir. (Çünkü tarif edilen şekilde görülen enfarktüs bulgusu, raporda belirtilen bölgede oluşmaz.)

Dahası…
Metin Lokumcu’nun olay anında bir kalp krizi, myokard enfarktüsü geçirdiği de söylenemez. (Çünkü, böyle bir enfarktüsün makroskopik veya mikroskobik bulguları ortada yoktur.)

Üstelik…
Metin Lokumcu enfarktüs geçirmiş olsaydı bile bu otopside ortaya çıkmazdı…

Çünkü…
Görgü tanıklarının ifadesine göre Metin Lokumcu’nun şikayetlerinin başlamasıyla ölümü arasında en fazla beş saat geçmiş…

Oysa enfarktüsün otopside görünebilmesi için aradan en az on iki saat geçmesi gerekir!...

***

TTB Bilimsel Araştırma Kurulu daha sonra otopsideki akciğer bulgularını yorumluyor ve…

Biber gazı ve göz yaşartıcı gazların solunum sistemi ve ölümle ilişkisini açıklıyor.

Raporun “Sonuç” bölümü şöyle:

“1956 doğumlu Metin Lokumcu’nun; 31.05.2011 tarihli hastane evrakı, ifadeler, Hopa C. Savcılığı soruşturma dosyası ve 01.06.2011 günü Trabzon Adli Tıp Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesinde yapılan otopsisi bulguları bir arada ve bir bütünlük içinde değerlendirildiğinde;

1.  Kişinin ölümüne neden olacak düzeyde bir kalp hastalığı ya da KOAH düzeyinde bir akciğer hastalığı olmadığı, otopsi rapor sonucunda bildirildiği gibi kendisinde mevcut bir hastalık sonucu ölmediği,

2.  Emosyonel olarak stresli bir ortamda kimyasal gaza (OC ve CS) maruz kaldığı,

3.  Bilimsel olarak en muhtemel ölüm mekanizmasının; kimyasalın ön planda solunum sistemi üzerindeki etkisi ile oluşturduğu akciğer hasarı, asfiksi, solunum yetersizliği, asidoz ve daha küçük bir olasılıkla sebep olabileceği ani hipertansif krizle birlikte gelişen akciğer ödemi ve tüm bu sayılan mekanizmaların tetikleyebileceği ventriküler fibrilasyon olduğu,

4.  Ölüm ile kimyasal gaza maruz kalma arasında nedensellik ilişkisi olduğu kanaatini bildirir değerlendirme raporudur.”

Raporun altında bir göğüs hastalıkları, bir cerrahi, bir adli tıp profesörüyle bir kardiyoloji doçentinin ve bir patoloji (ve adli tıp) uzmanının imzası var.

***

Özetleyecek olursak…

ATK Birinci İhtisas Kurulu…

Metin Lokumcu’nun  “kendisinde mevcut” hastalığın aktif hale gelmesi sonucunda öldüğüne karar vermiş.
Ölümle biber gazı arasında bir nedensellik ilişkisi olup olmadığına dair ise tek bir cümle dahi kurmamış.

Yani…
Türkiye’de 12 Haziran seçimleri olmasaydı…
Tayyip Erdoğan 31 Mayıs 2011 günü Hopa’da miting yapmasaydı…
Mitingde polis insanların üzerine biber gazı sıkmasaydı…
Metin Lokumcu o gün Hopa’da değil, Bodrum’da olsaydı da…
“Zaten ölecekti” demiş, Adli Tıp Kurumu.
TTB Bilimsel Araştırma Kurulu’nun raporunda ise…
Ölüm nedeninin eski bir hastalıktan kaynaklanmadığı belirtilip…
Muhtemel ölüm nedenleri açıklanmış…

En önemlisi…
Ölümle kimyasal gaza maruz kalma arasında nedensellik ilişkisi olduğu bilimsel kanıtlarıyla gösterilmiş.

***

Bu arada “küçük bir teferruat”a da dikkat çekeyim.
Eğer ortada kimyasal gazlara bağlı bir ölüm iddiası varsa…
Bu iddiayı araştıracak bilimsel heyetin içinde birçok uzman yer alabilir ama…
En başta olması gerekenler göğüs hastalıkları ve kardiyoloji uzmanlarıdır.
ATK Birinci İhtisas Kurulu konuyu değerlendirirken bir göğüs hastalıkları uzmanına sormaya bile zahmet etmemiş!..
(Adli tıpçılar… Ne yapalım, Kanun’a göre bizim Kurul’da göğüs hastalıkları uzmanı bulunmuyor diyeceklerdir, şimdi.
Oysa bu tür durumlarda ATK’daki başka bir Kurul’da görevli, ya da Kurum dışından davet edilecek ilgili uzmandan görüş almaları gerekiyor.

Bilimsel zayıflığı, eksikliği, yanlışlığı bir kenara…
Sadece bu “hata” bile ATK’nın raporunu hukuki olarak tartışmalı, dahası geçersiz kılıyor.)

***

Şimdi gelelim işin diğer boyutlarına.

Hopa’da 31 Mayıs günü AKP mitingi sırasında çıkan olayları…
Olaylar sonrasında sol, sosyalist örgütlere yönelik operasyonları…
Tayyip Erdoğan’ın Metin Lokumcu için kullandığı “"Orada birisi ölmüş. İsmini bilmiyorum, üzerinde de durmuyorum" sözlerini bilen herkes…

Metin Lokumcu için hazırlanacak adli tıp raporunun önemini tahmin edebiliyordu.
ATK’nın raporu ölümle biber gazı arasında bir nedensellik ilişkisi kuracak olursa, polisler hakkında dava açılacak, bu da AKP Hükümeti’nin hoşuna gitmeyecekti, kuşkusuz.
Yok, böyle bir ilişkiden söz etmezse, soruşturma kapanacaktı.
(TTB Bilimsel Araştırma Kurulu’nun raporundan sonra durum değişti.
Şimdi olması gereken, Hopa Cumhuriyet Savcılığı’nın dosyayı bir kez de ATK Genel Kurulu’na göndermesi.)

***

Peki, nasıl oluyor da…

Wernicke-Korsakoff’lulardan Güler Zere’ye, İbrahim Şahin’den Hüseyin Üzmez’e, Dursun Çiçek’ten Mehmet Haberal’a kadar…

ATK, böyle durumlarda, hep böyle AKP’yi üzmeyen raporlar hazırlıyor diye sorarsanız…
Önce bir “anı”mı anlatayım.

On yıl önce, ATK Birinci İhtisas Kurulu’nda asistanken, bir dosya gelmişti.
Şimdi tam hatırlayamıyorum ama sene 1993 olmalı.

Askerler Siirt’in bir köyünü basıyorlar… Bütün köylüleri meydanda toplayıp sorguluyorlar.
Sonra, iki köylüyü yakındaki bir eve götürüp daha “derin sorguya” alıyorlar… O köylülerden biri, ismini Ali Rakip İnan diye hatırlıyorum, fenalaşıp Elazığ’a, hastaneye kaldırılıyor.

Vücudunda morluklar, kafatasında kırık ve beyin kanaması var… Ameliyat ediliyor ama kurtarılamıyor.
Ailesi şikayetçi oluyor, askerler dipçiklerle dövüp öldürdü diye.

Askerlerse, “Biz bir şey yapmadık, dışarı çıkardığımızda evin önündeki merdivenden düşüp öldü.” diye savunuyorlar kendilerini.

Ev dediğin köy evi, merdiven de dört beş basamaklı bir şey ama… Dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, merhumun merdivenden düşerek öldüğüne ikna oluyor belli ki… Soruşturma izni vermiyor, dosya kapanıyor böylece.
Sonra, 2000’li yıllarda tekrar açılıyor, Mahkeme de ATK’na gönderiyor.

Dosyayı baştan sona inceledim, rapor taslağını hazırladım.

Ölüm nedeninin, ameliyat raporlarında da açık olarak görüldüğü gibi, beyin kanaması olduğunu…
Kafatası kırığı ve beyin kanamasının dört beş basamaklı merdivenden düşmekle değil, darp nedeniyle olmasının muhtemel olduğunu yazdım.

***

ATK Birinci İhtisas Kurulu haftanın belirli günlerinde toplanıyor… Sabah, üniversitelerden gelenler de dahil bütün üyeler hazır oluyor, genellikle.

Hiyerarşiye göre önce uzman hekimlerin hazırladıkları raporlar okunup tartışılıyor.
Sonra, genellikle öğleden sonra, sıra asistanlara geliyor.

Üniversitelerden gelen Kurul üyeleri o zamana pek kalmıyorlar ama Kurul Başkanı ve ATK’da görevli üyelerle çalışma devam ediyor.

Ben de öğleden sonra gitmiştim Kurul salonuna.

Hazırladığım rapor taslağını okudum… Kurul Başkanı hiç de hoşnut kalmadı yazdığım sonuçtan.
“Mahkeme bize sadece ölüm nedenini sormuş… Ölüm nedeninin beyin kanaması olduğunu yazalım, başka bir şey yazmayalım.” dedi.

“İyi ama” dedim… “Ameliyat eden doktorlar zaten açıp bakmışlar… Ölüm nedeninin beyin kanaması olduğu apaçık ortada.

Bunun için mahkemenin dosyayı bize göndermesine gerek yok.
Sorun; bu beyin kanamasının merdivenden düşmekle mi, kafa travmasıyla mı olduğu.
Biz adli tıpçı olarak bu konuyu açıklığa kavuşturmalıyız.”

Ben böyle deyince Kurul Başkanı’nın verdiği cevap ibretlikti:
“O raporun altına sen değil, ben imza atacağım!..”

Ben öfkeme hakim olmaya çalışıp “İsterseniz ben atayım imzayı.” diye itiraz ettiğim sırada… Kurul’un, Başkan’dan da kıdemli bir uzmanı girdi odaya.

Önce olayın ne olduğunu sordu, sonra da “Osman haklı… Beyin kanamasının nasıl oluşmuş olabileceğini yazmalıyız rapora.” diyerek beni destekleyince...

Kurul Başkanı “O zaman” dedi… “Kurul üyelerinin çoğu şu anda burada yok… Onların da hazır bulunacağı bir sonraki toplantıya getir dosyayı.”

***

Ben de öyle yaptım.
Bir sonraki toplantıda rapor taslağını okumayı bitirdiğimde derin bir sessizlik oldu Kurul’da.
Sonra, Birinci Kurul’un patoloji profesörü, “Mahkemeye yazı yazalım, kafa kemiklerini mezardan çıkarıp göndersinler, inceleyelim.” dedi.

O an düşündüm…
Ölmeden önce ameliyat edilmiş… Kafatasında kırık, beyninde kanama olduğu doktorlar tarafından zaten görülmüş…
Kafa kemiklerini çıkarıp getirtsen ek olarak ne göreceksin?..
Tabii ki, hiç.

Ancak, ben böyle düşünürken, ATK’nın bu en ağır Kurulu’nun Başkan ve üyeleri öneriyi onaylayıverince yapacak bir şeyim kalmadı.

Sonra ne oldu diye merak ediyorsanız...
O müzekkere mahkemeye gidip, mezar açılıp, kemikler ATK’na gelene kadar Birinci Kurul’daki rotasyon sürem çoktan bitti.

Yani, sonucu ben de bilmiyorum.

Bildiğim…
Dosyanın böylece benden alınmış olduğu.

Tahminim…
Rapor, Kurul Başkanı’nın istediği gibi yazılmış…

Cinayetin sorumluları da ceza almaktan kurtulmuş, aramızda dolanıyorlardır hâlâ.

***

Şunun için böyle uzun uzun anlattım…

Adli Tıp Kurumu’ndan hazırlanan raporların, neredeyse otomatik olarak, Adalet Bakanlığı’nı, Hükümet’i, iktidardaki partisini zora sokmayacak biçimde çıkması için…

Kimsenin müdahale etmesi gerekmez.
(Eminim o yol da kullanılıyordur da…)

Muhatapları, raporların öyle çıkması gerektiğini bilir… (Bilmeyenlere de öğretilir!..)
ATK; Adalet Bakanlığı’na, dolayısıyla Hükümet’e, dolayısıyla iktidar partisine bağlıdır çünkü.
Sadece AKP zamanında değil, baştan beri böyledir.

(Meraklısı için, Adli Tıp Kurumu’nun Osmanlı dönemindeki Başkanı’nın İttihat Terakki’nin Merkez-i Umumi’sinden, Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucu üyesi Dr. Bahattin Şakir olduğunu yazayım da… Bakarsınız, her melanetin altında İttihatçı arayan liberal tarihçiler ilgilenir… Belki bu sefer attıkları taş gökteki kuşa denk gelir.)
Yukarıda anlattığım olay da AKP öncesinde olmuştu, zaten.

Ancak şu da bir gerçek ki, AKP döneminde işin rengi tamamen değişti.
Şimdiye kadar hiçbir siyasi parti ATK’ya AKP kadar hakim olamamıştı.

Örnek mi?..
DSP-MHP-ANAP dönemindeki “Hayata Dönüş” Operasyonu.
Hükümet’in operasyon öncesindeki iddialarına göre cezaevlerindeki tutukluların silahları vardı.
Operasyon sonrasındaki açıklamalara göre de… Tutuklular askerlere ateş açmış, ölümler de bu yüzden meydana gelmişti.

ATK’nın hazırladığı Bayrampaşa Cezaevi raporu ise gerçeğin öyle olmadığını ortaya koymuştu.
O rapor hazırlandığında da Hükümet hâlâ DSP-MHP-ANAP Koalisyonu, Adalet Bakanı da Hikmet Sami Türk’tü.
ATK Başkanı’nı da Hikmet Sami Türk atamıştı.

Ancak, dönemin ATK Başkanı raporun hazırlanma sürecini manipüle etmediği için, Adalet Bakanı’nı ve iktidar partisini ağır zan altında bırakan bir rapor hazırlanabilmişti, o zaman.

AKP’nin dokuz yıllık iktidar döneminde ise, AKP’lileri rahatsız edecek tek bir rapor bile çıkmadı ATK’dan.
 (Bu arada AKP derken Cemaat-AKP Koalisyonu’nu kastettiğimi de belirteyim, geçerken.
Fotoğrafın bütününü görmeye meraklı olanlar için de bir detay vereyim.

ATK’nın merkezi İstanbul’da, Yenibosna’dadır, malûm. E-5 üzerinde, Şirinevler’den Havaalanı’na giderken yolun sağındadır. Yolun solunda da Airport AVM vardır, hani.

İşte o AVM’nin cephesinden ATK’ya bakarsanız ilginç bir tabloyla karşılaşırsınız.
Önde ATK binası…

Onun sol arka tarafında İhlas Koleji, sağ arka tarafında da Zaman gazetesi!..)

***

Evet, ATK her zaman devletin ve iktidarın vesayeti altında oldu.
(Bu vesayetin yol açtığı bilim dışılık, tarafgirlik, pespayelik… Bu pespayeliğin neden olduğu mağduriyetler son yıllarda kamuoyunda epey tartışıldı ama…
Kendi tanıklıklarımı da…

İşlediği cinayetten sonra hapishanede akıl hastası numarası yapan…
Gönderildiği ruh hastalıkları hastanesinde “Sağlamdır, ceza ehliyeti tamdır.” raporu verildiği halde…
ATK’nın “Akıl hastasıdır, ceza ehliyeti yoktur.” raporuyla serbest kalıp,  o rapordan aldığı cesaretle suç işlemeye devam eden…

Her seferinde de ATK’nın benzer raporlarıyla hapse girmekten kurtulup…
İkinci cinayetini de işledikten sonra, ATK’nın bu kez “Sağlamdır, ceza ehliyeti tamdır.” raporu verdiği katilin hikayesini mesela…

Unutmayayım da yazayım bir ara.)

Doğru, iktidarda olan her siyasi parti ATK’da etkili olmak, kadrolaşmak istedi, kadrolaştı da.
Ama hiçbiri AKP’nin yaptığını yapamadı, bu kadar derine inemedi.
Benim de yazının başından beri ATK, ATK deyip durduğuma bakmayın.
AKP, kılcal damarlarına varıncaya kadar yaygın, üstelik bu kadar kaba ve hoyratça kadrolaşınca ATK, ATK olmaktan çıktı; AKP’lileşti.

Aslında ortada bir Adli Tıp Kurumu yok…
Adli Tıp Kurumu Partisi var, artık!..
AKP’nin gençlik kolları, kadın kolları gibi…
Moda deyimle…

AKP’nin şehir (pardon, adli tıp) yapılanması ATK!..