'AKP tarihsel gelişimi terse çevirmek istiyor'
12.02.2015 09:09 ARŞİV
“İkinci Meşrutiyet Türkiye’nin demokratik devrimidir. İkinci Meşrutiyet’in siyasi yönetim bakımından özü şudur;  güç padişahtan alınmış ve Meclis’e verilmiştir. AKP’nin yaptığı şey, bunu tam tersine çevirmektir, Meclis’i güçsüzleştirmektir. Bir tarihsel dönem tamamen sona erecek. Şimdi yapılmak istenen şey daha da vahim, o da tıpkı Hitler’in yasaları gibi, doğrudan doğruya yasal yolla diktatörlük kurmaktır”

BERKANT GÜLTEKİN @bgultekin_

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde uzun yıllar anayasa hukuku ile Marksist devlet kuramı üzerine çalışmalarda bulunan ve dersler veren Prof. Dr. Cem Eroğul’la, AKP rejiminin niteliği ve başkanlık tartışmaları üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Başkanlık sistemine dair kuramsal açıklamalarda bulunan Eroğul, AKP’nin denge-fren mekanizmasını içeren klasik bir başkanlık rejimi istemediğini dile getirdi. Konuyu belki de ilk kez  tarihsellik bağlamında yorumlayan Prof. Dr. Eroğul, eğer başkanlık inşa edilirse, Türkiye’nin demokrasi geleneğinden kopacağını ve parlamentonun etkisizleştirilerek İkinci Meşruiyet öncesinde olduğu gibi ‘tek adam’ yönetimine geri dönüleceğini belirtti. Prof. Eroğul bunu Hitler’in rejimine atıfla “yasal diktatörlük” olarak tanımlıyor.
Cem Hoca’ya bizi kırmayarak uzun bir aradan sonra engin bilgilerini paylaştığı için teşekkürler. Okuyuculara da iyi okumalar…

>>Bir anayasa hukuku ve devlet kuramı profesörü olarak, AKP’nin klasik merkez sağ parti tipini aşacak şekilde, devletin yapısında bir dönüşüm gerçekleştirdiğini düşünüyor musunuz? Son 12 yıllık iktidar sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cumhuriyet kurulduğundan beri, Türkiye devletinin iki büyük duvarı vardı. Bunlardan biri ‘komünizm’, diğeri ise ‘şeriat’tı. Yani komünizmi savunan siyasal hareketler de, şeriatı savunan siyasal hareketler de ‘düzendışı’ sayılıyordu. Bu “düzendışı” hareketlerin kendilerine özgü siyasal hedefleri vardı. Bu siyasal hedefler Cumhuriyet kurulduktan sonra merkez sağ-merkez sol üzerinden yürüyen anlayışı zorlayan nitelikteydi.

Bu anlayış ilk kez 1973 seçimlerinden sonra Bülent Ecevit’li CHP’nin, Ocak 1974’te, Necmettin Erbakan’lı MSP (Milli Selamet Partisi) ile kurduğu koalisyondan sonra değişmeye başladı. Bu kapı açıldıktan sonra yavaş yavaş düzeni zorlayan diğer partiler de hükümet üyesi olmaya başladı.  Örneğin Süleyman Demirel liderliğindeki Milliyetçi Cephe hükümetlerinde, sadece Erbakan değil, başında Alparslan Türkeş bulunan MHP de iktidar bloğunun parçası oldu.  Karşı cephede yer alan sol hareketler de, özellikle 1968’den başlayarak, düzeni zorlama ve uzun vadede değiştirme amacına yöneldiler.

AKP, Ecevit’le koalisyona giren MSP’nin, yani Milli Görüş siyasetinin mirasçısı olan bir parti. Bu tür partiler için amaç, var olan düzen içinde iktidara gelmek değil sadece; uzun vadede düzeni değiştirmektir. Örneğimizde, bu değiştirmenin hedefi, düzeni olabildiğince dincileştirmektir. Bunun bugün uygulandığını gayet açık bir şekilde görüyoruz. AKP başlangıçta rengini belli etmemeye çalıştı ancak ondan sonra  gerçek yüzü çıktı ortaya. Kısacası,  AKP’yle birlikte devlette/düzende, dincileşme yönünde bir değişim var.

>>Bir ara oldukça revaçtaydı bunu söylemek; bugün Türkiye’de AKP iktidarıyla “devlet” mekanizması arasında bir ayrım olduğunu iddia etmek mümkün mü?
Türkiye’de ilginç bir döneme girdik, demokrasiyle birlikte devlet de eritiliyor. Tabii ki bütün sınıflı devletlerde devlet egemen sınıfın aracıdır, ama sadece öyle değildir. Başka yönleri de vardır. Mesela devlet, ezilenlerin bir noktanın ötesinde ezilmesini engellemekle de yükümlüdür. Çünkü yarını ve kendini düşünmek zorundadır; yani meşruiyet yaratmak zorundadır. Bütün bunlar son birkaç yıldır kaybolmakta. Bu çok ilginç bir şey. Türkiye’de yönetici katmanlar, iktidardan ayrı bir güç olan devlet olgusunu gitgide ortadan kaldırmakta ya da eritmekte. Cumhuriyet devletinin en temel kurumları, kanun filan da çıkarılmadan, bir gecede yok edildi. Mesela kanun hükmünde kararnameyle Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu kaldırıldı. Akıl almaz bir şey! Teftiş Kurulu, tüm bürokrasinin belkemiğiydi. Kaldırılıverdi! Devlet bürokrasisinin hiçbir sürekliliği kalmadı. En önemli darbe de yargıya vuruldu. Yargı,  iktidardan bağımsız olma niteliğini tamamen yitirdi. Dolayısıyla alışılmış devletlerde gördüğümüz tablo, Türkiye’de artık yok. İktidardan ayrı, gerektiğinde iktidarı da frenleyebilecek bir devlet gücü kalmadı Türkiye’de.


OBAMA SEÇİLDİĞİNDE İLK TÜRKİYE'Yİ ZİYARET ETMİŞTİ
>>AKP’nin yönetim felsefesi nedir?
Bütün siyasal hareketlerin, özellikle seçimle iktidara geliyorlarsa, hesapları seçim kazanmaktır. AKP’nin seçim kazanmak için yaptığı birtakım şeyler var, en ünlüsü kömür yardımı. Diğeri, egemen ideolojiye, yani çoğunluklara hoş gelen dünya görüşüne yakın durma politikası. Burada ilginç bir nokta var; AKP’nin dinci kimliği çerçevesinde egemen söylem içinde kimi zaman vurgu değişiyor. Örneğin zaman zaman Türk-İslam sentezine çok yakın olmuşlardır; zaman zaman ise Türkçülüğe göre dinci yönleri daha ağır basmıştır.

Bu gündelik kaygıların ötesinde, sınıfsal karakterinden kaynaklanan birtakım etmenler de var. AKP, Erbakan’ın Milli Görüş hareketinden farklı olarak emperyalizmle tam bir uyum içindedir. Batı dünyası açısından Erbakan biraz “korkutucu” olmuştur. Buna karşılık Tayyip Erdoğan ve AKP, tam ABD’nin aradığı İslamcı hareket hüviyetiyle çıkmıştır ortaya. Bunun önemi yeterince vurgulanmadı. Düşünün, Barack Obama ABD başkanı seçiliyor, daha üç ayı dolmadan ilk yurtdışı ziyaretlerinden birini Türkiye’ye yapıyor (6-7 Nisan 2009). Bu çok önemli bir olay. O gelmeden ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton geliyor ve inanılmaz bir şekilde kamuoyu hazırlanıyor. Obama şaşaalı bir şekilde geliyor ve TBMM’de konuşuyor. Tüm bunları, İslamcı olarak ortaya çıkmış bir hareketi muhatap alarak yapıyor. AKP, önceki İslamcı siyasetlerden farklı olarak, ABD emperyalizmiyle tam uyum içinde iktidara gelmiştir. Dolayısıyla bu dönemde büyük burjuvaziyle de büyük bir uyum söz konusudur. Zamanla ‘Anadolu Kaplanları’ denen sermaye gruplarının palazlanmasıyla, büyük sermayenin arkasından gelen ikincil gruplar AKP’yi kendilerine daha yakın görmüşler ve özel ilişkiler kurmuşlardır. Bunlar büyük sermayeye kafa tutabilecek güçte değiller. Diğer yandan bu sermayenin daha “millici” olduğu iddiası da doğru değildir. Onlar da büyük sermaye gibi aynı ölçüde küreselleşmeci. Ama o kadar büyük olmadıkları için, daha çok, büyüklerin bıraktıkları işlerden parsa toplayarak yaşayan bir yapıya sahipler. Bu sermaye grupları, büyükler gibi ciddi de değil. Ciddi burjuvazi uzun dönemli çıkarlarını düşünür. Anadolu Kaplanları günlük çıkarların peşinde koşan ve kurallara saygı bakımından büyükler kadar titiz olmayan bir sermaye kesimi. Bu sermaye kesiminin AKP ile neredeyse organik bir bütünleşmesi oldu. Amerikalıların ‘clientelism’ dedikleri bir siyasi müşteri ilişkisi kuruldu. Bu çarkın parasal yönünü Anadolu Kaplanları, siyasal yönünü ise AKP döndürüyor. Bu çark bugüne kadar yağlandı ve şu an “tıkır tıkır” işlemekte. Bu, demokrasiyi zorlayan bir süreç. 

>>12 Eylül rejimiyle AKP arasında bir süreklilik olduğunu söyleyebilir miyiz?
Hiç kuşkusuz! Yalnız AKP’nin de günahını almayalım, 12 Eylül sadece burjuvazinin bir kesiminin değil hepsinin hareketidir. 12 Eylül faşizmi, egemen sınıfların büyük korkusunun yarattığı bir sonuçtur. Büyük korku nedir: 1976’da başlayan kitlesel Taksim mitingleri, yüz binlerce insan ve Marx-Engels-Lenin resimleri… Daha öncesi, özellikle 15-16 Haziran 1970; gümbür gümbür işçi sınıfının yükselişi. 1973 seçimlerinden itibaren Ecevit’in çevresindeki küçük burjuvazinin, yeni ve halkçı bir söylemle sola açılması sonucunda, ilk defa yasaları zorlayan bir solcu hareketin yasal bir sol hareketle birleşmesi ve Türkiye çapında çok büyük bir solcu ivmenin ortaya çıkmasına vesile olması. Ecevit 1977 seçimlerinde SYRIZA’dan daha iyi sonuç aldı ve tek başına iktidar olmayı kıl payı kaçırdı. Ne var ki, Ecevit 77’den sonra büyük bir yanlış yaptı ve yalnız başına hükümeti kuramayınca Adalet Partisi’nden kopardığı 11 milletvekilini bakan yaparak, Ocak 1978’de hükümet kurdu. Ecevit, arkasına aldığı halk hareketiyle sermayeyi öylesine ürkütmüştü ki, bu hükümete karşı Türkiye tarihinin en kapsamlı sermaye saldırısı görüldü. Yaşamayanlar bilmezler. Gazetelerde çarşaf çarşaf  TÜSİAD’ın hükümete karşı ilanları yer aldı. Bu sermaye dışarıyla da anlaştı ve hemen krediler kesildi. Böylece inanılmaz bir krize sürüklendi Ecevit hükümeti. Bu, 1970’lerin ikinci yarısından sonra ortaya çıkan çok kapsamlı sol hareketten duyulan korkunun göstergesiydi. Yetmedi ve 12 Eylül geldi. 12 Eylül darbesi, egemen sınıfların ve ABD’nin ortak programıdır.


İKTİDARI CİDDİYE ALMADAN SİSTEME MUHALEFET EDİLEMEZ
>>İslamcılık üzerine yapılan tartışmalar bugün de sürüyor. Birkaç yıl öncesine kadar, iktidarın İslamcı kimliğini ve gericiliğini önemsemeden sisteme muhalefet etmek iddiası vardı. Sol içinde kimi çevreler Marksizm adına bunu savunmaya devam ediyor. İktidarın kimliğini muhatap almadan sisteme karşı mücadele verilebilir mi?
Bu mümkün değil. Birinin başarılı olması ötekinin de göz önünde bulundurulmasına bağlıdır. Kapitalizme karşı mücadele edebilmek için, aynı zamanda AKP’ye karşı da mücadele edebilmek gerekir. Bu birbirinden ayrılamaz. “Kapitalizm olduktan sonra, ha AKP olmuş ha bilmem ne olmuş” demek yanlıştır. Hiç kuşku yok ki, emekçiye daha yakın sosyal demokrat bir iktidarla, tamamen kâr peşinde koşan ve gözü her şeyden önce rant gören bir iktidar birbirinden farklıdır. Yine aynı şekilde dünya işlerine önem veren, dünyevi olan (ben yeryüzünü seven anlamında “yercil” diyorum; bu söz rahmetli Profesör Cemal Mıhçıoğlu’na aittir) ve Aydınlanma birikimine önem veren laik bir iktidar ile dinci bir iktidar,  tabii ki çok farklıdır. “Hepsi aynı kapıya çıkar” demek son derece hatalıdır.

Yalnız şunu da bu vesileyle belirtmek istiyorum. “Kapitalizme karşı çıkmak gerekir” diyenlerin hissettikleri bir şey var. O da doğru. Dünya çok önemli bir değişim sürecine girmiş bulunuyor: Aşağı yukarı 500 yıldır devam eden kapitalizmin sonuna gelmiş bulunuyoruz. Nesnel olarak gelmiş bulunuyoruz, kapitalizmin artık nefesi tükendi, bu düzenin devam etmesine imkân yok. Kâr peşinde koşarak çarkı döndürmek mümkün değil artık. Bugün  üretim güçlerinin eriştiği bu verimlilik düzeyinde, 7 milyar insanın asgari ihtiyaçlarını, zorunlu çalışma olmadan, ücretli emek olmadan karşılama imkânı mevcut. Sadece gönüllüler, dünyada bilmem kaç milyon insan, “Ben çalışmak istiyorum” desin yeter. Emek verimliliği öylesine büyüdü ki, artık üretim güçlerini geliştirmek için, kâr etme dürtüsünü kullanarak işçi emekgücünden artı-değer yaratma çağı bitti. Marx bunu Grundrisse’de söylüyor: “Bilimin üretimde kullanılmasıyla üretim güçlerinde öylesine muazzam bir  ilerleme sağlanacak ki” diyor; “O noktadan sonra artık işçiyi sömürerek artı-değer yaratmak anlamsız hale gelecek. O zaman da kapitalizmin nesnel dayanağı kalmayacak.” Artık dayanağı kalmadı gerçekten; kapitalizmin sonuna gelindi. Ama tabii sömürü düzeni kendiliğinden yıkılmayacak. İnsanlık bu gereği yerine getirmezse, barbarlık ve çok yaygın faşizmler olacak. Üstelik, sanırım daha da büyük bir dönüşümün arifesindeyiz: Devletin de sonuna geliniyor. Bu da Marx’ın öngördüğü bir şey. Kapitalizmin ortadan kalkmasıyla birlikte devletin de temel işlevi bitecektir. Dolayısıyla artık “Proletarya Diktatörlüğü”  tezi de geçerliliğini yitirmiştir. Yepyeni bir şeye doğru gidiyoruz. Köklü iklim değişikliği olduğu gibi, toplumsal yaşamda da çok köklü bir düzen değişikliğinin arifesindeyiz. Bunu görürsünüz ya da görmezsiniz. Ben böyle olduğunu düşünüyorum. Tarihe bakıyorum, büyük tarihsel değişikliklerin hep habercileri olmuştur.  Giordano Bruno’yu dinciler 1600 yılında yaktılar. Neyi savunuyordu Bruno? Aklın üstünlüğünü ve tabiat bilimlerini. Dinciler onu bu düşünceleri nedeniyle yaktılar, ama yakılmadan daha dört yıl önce Descartes doğmuştu bile! Arkasından arka arkaya Aydınlanmacılar geldi ve o gelenek aldı yürüdü. Yakanlar yaktıklarıyla kaldı; buna karşılık, tabiat bilimleri ve akılcılık üstünlüğünü kurdu. Aradan geçti 150 yıl, sadece tabiat bilimleri değil, siyasi düzen de insan aklına uygun olmalıdır diyenler çıktı ortaya. Kim çıktı? Özellikle Locke çıktı, Voltaire çıktı, Rousseau çıktı, Diderot çıktı, d’Alembert çıktı… En uzun yaşayanı (Diderot) 1784’te öldü. Beş yıl sonra tarihin en büyük devrimlerinden biri patladı. Bunu hiçbiri göremedi ama yeni bir çağ gerçekten de geldi. Marx da işte böyle bir değişimin, aslında, daha da köklü bir dönüşümün habercisi. Bence de kesinlikle dünya buna gebe. Dolayısıyla Türkiye’deki mücadeleyi de genel konjonktür içine oturtmasını bilmek lazım. Gezi Direnişi bunun habercisiydi. Ne yaptı Gezi; temsili demokrasi kurumlarına sırtını çevirdi. “Siyasi parti istemem” dedi, “sendika istemem” dedi. Gezi’nin yarattığı ivmeyi, milletvekili seçtirmek için kullanmak istediler. Geziciler, “Bunlar neden bahsediyor?” diye şaşkın şaşkın bakmaya başladı. Çünkü, devletin ve temsili demokrasinin ötesine geçmişti artık bu çocuklar.

>>Neoliberal kapitalizmle İslamcılık arasındaki ittifakın doğasını nasıl yorumluyorsunuz?
Neoliberalizm kâr düzenidir. Lenin’in çok sevdiğim bir sözüne atıfta bulunayım; “Dünyada iki kapitalist kalsa, birini asmak için ipi diğeri satar”, der. Kâr düzeninin gözü hiçbir şeyi görmez. Nerede kesesini doldurma imkânı varsa her türlü ittifaka girer. Nitekim Amerikalılar kendi ülkelerinde yercilliği (laikliği) çok ciddi biçimde savunmalarına karşılık, dünya çapında dinci güçlerle ittifak yapmaktan hiç geri durmamaktalar. Taliban’ı ABD yaratmıştır. Hem de son derece kısır bir görüşle; Afganistan’ı Sovyetler işgal etti gerekçesiyle (etti ama Sovyetçi hükümet kız çocuklarını okula yolluyordu). Sırf onu yıkmak için sonunda IŞİD belasına yol açacak şekilde tüm dinci güçleri beslediler. Dolayısıyla liberalizmin ilkesi yoktur, ya da tek ilkesi paradır. Aynı şekilde Ilımlı İslam’ı da bunlar teşvik ettiler. İslamcılık, neoliberalizm türünde bir akım değil. Tıpkı başka ideolojik-düşüngüsel (düşüngüsel deyişi de Cemal Mıhçıoğlu’na aittir; süngüleşmiş düşünceyi ifade eder) diğer hareketler gibi, her şeyi bu düşüngünün aracı olarak değerlendirirler. İslamcılık’ın hedefi, dünya çapında İslamcı bir düzen kurmaktır. Bu amaç doğrultusunda herkesle ittifak yapar.


>>AKP’nin oy tabanına baktığımız zaman emekçi kesimleri de yoğunluklu olarak görebiliyoruz?  Bu durum nasıl oluşuyor?
Bu çok klasik bir soru: Nasıl oluyor da halk kendi aleyhine olan siyasal hareketlere sahip çıkıyor? Bu eski bir olgudur. Genel oy çıktığından beri (1848, Fransa; gerçi yalnız erkekler için) karşılaştığımız bir durumdur bu. Bunun açıklanması hiç güç değil. Marx ne diyor? “Bir toplumun egemen düşünceleri, egemen sınıfın düşünceleridir”. Onun içindir ki genel oyla hiçbir zaman düzen değişikliği olmamıştır. Çok istisnai olarak söz konusu olduğu zaman da, demokrasi falan bize lüks demişlerdir. 1973’te Şili’de Allende’nin devrilmesinde olduğu gibi.


>>Peki düzen sürerken bilinç dönüşümü nasıl olacak?
Bu sınıf mücadelesiyle olur. Mesela 1970’li yıllarda bu yaşandı. Sınıf savaşımı geliştikçe, saflar belli oldukça, o zaman bir torba kömür önemli olmaktan çıkar. Sınıf savaşımında temel çıkarlar net bir şekilde görülür. Ama sınıf savaşımının keskin olması istisnai bir durumdur. Onun için, dünyanın her yerinde oy mekanizması hep kurulu düzen lehine çalışır. Türkiye’de 12 Eylül darbesinin ardından solun beli kırıldı. Uzun yıllar sonra (yaklaşık otuz yıl sonra), ilk hareketlenme Tekel direnişinde oldu. Onu televizyonda gördüğüm zaman hüngür hüngür ağladığımı hatırlıyorum. Şimdi bugün metal işçilerinin direnişi de öyle bir hava veriyor. Bu başarılı olursa Türkiye’de sınıf savaşımının beslediği bilinç yeniden gelişir.

>>Sınıf mücadelesi bakımından Gezi’yi nereye koyuyorsunuz ve emek hareketiyle ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tekel ve metal işçilerinin direnişi, bitmekte olan kapitalist düzenin hareketleridir. Gezi ise yarınındır, yeni bir dünyadır. Tıpkı Occupy Wall Street (Wall Street’i işgal et) hareketi gibi. Wall Street’te böyle bir şeyin olabileceğini kim hayal edebilirdi? İnsanlar kalkıyor, “Biz yüzde 99’uz, çekilin önümüzden!” diyorlar. Hiyerarşisiz, yeni tarz örgütlenmeler bunlar; yarının unsurları. Bunlar gümbür gümbür geliyor. İnternetin olduğu bir dünyada temsilciye ne gerek var? Temsilci niye var; çünkü biz karar vermek için bir yerde toplanamıyoruz, temsilci bu işi yapsın diye var. Şimdi biz her an karar verebilecek durumdayız. Dolayısıyla temsilciye gerek yok artık. Gereksizleştiği için de gericileşiyor.  Bu yeni dünyanın sınıf savaşında, belki de en önemli savaşçılar artık hacker’lerdir. Yarının savaşçıları bunlar. Çünkü emperyalistler, insansız hava araçlarında olduğu gibi, elektronik programlar kullanarak bize hükmetme yolundalar. Dolayısıyla bunları esas alt edecek olanlar, bu araçları kullanmasını bilen insanlar olacak. Ne oldu Marx’ın proletaryası? Marx’ın proletaryası Google’da, Apple’da çalışan insanlar bugün. Yani beyin gücüyle üretim güçlerinde esas ilerlemeyi yaratan insanlar. Fabrikadaki işçi sınıfı da var ama onlar geriden takip edecek. Öncü artık bu yeni proletarya.


BİR ŞEY SIRF HALK KABUL ETTİ DİYE DEMOKRATİK OLMAZ
>>AKP’nin siyaset anlayışında sandık önemli bir fetiş nesnesi durumunda. “Milli irade” meselesini nasıl değerlendiriyorsunuz; sandıktan çıkan, her şeyi yapmaya kadir midir?
Tarihsel gerçeklere tamamen aykırı bir şey bu. Demin sözünü ettim; dünyada genel oy ilk kez 1848 devriminden sonra Fransa’da, erkeklere özgü olarak kabul edildi. Genel oyun kabul edilmesinin gerekçesi nedir? Paris proletaryasını milyonlarca köylü oyu içinde boğmaktır. Nitekim genel oy kabul edilmesin diye Paris işçi sınıfı meclise yürümüştür. Haklı da çıkmıştır, çünkü ondan sonra kurucu meclisin kabul ettiği (Tayyip Erdoğan’ın kulakları çınlasın) başkanlık sistemi, genel oy sayesinde Avrupa’da ilk kez imparatorluğa dönüşmüştür! Olay çok net. Başkanlık sisteminde başkan olan Louis Bonaparte (III. Napolyon), gitti halka “demokratik” bir şekilde “Beni imparator olarak görmek istiyor musunuz, sevgili kardeşlerim” diye sordu. “Elbette, helal olsun” diye yanıtladılar ve Napolyon imparator oldu. Hitler en fazla oyu alan partinin başkanı olarak iktidara geldi. Dolayısıyla genel oy fetişizmi tarihsel gerçeklere hiç uygun değil. “Milli irade her şeye kadirdir” söylemi demokratik bir söylem değildir. Aksi örnekleri görülmedi mi, görüldü. İngiltere’de işçi sınıfının oy sahibi olması tamamen proletarya kaynaklı bir durumdur. Fransa’nın tam tersine. Ama “Halkın sesi hakkın sesidir” sözü, genel olarak bakıldığında, tarihsel gerçeklere tamamen yabancı bir sözdür. Bizim tarihimizden, çok yakından iki örnek vermek istiyorum. Biri, kendisiyle ilgili olarak hangi sıfatı kullanacağımı tam olarak bilemediğim 12 Eylül Anayasası. Hangi sıfatı kullanacağımı gerçekten bilmiyorum. Çünkü ben anayasacıyım ve tarihte anayasalar, devleti dizginlemek için yapılmıştır. Oysa 12 Eylül Anayasasının başlangıcında “Kutsal Türk Devleti” diye yazar!!! Böyle bir olayı niteleyebilecek sözcük bulamıyorum! İşte bu “anayasa” sevgili halkımın yüzde 91’inin oyunu aldı. Bir  başka rezalet daha yaşandı. 1987’de eski siyasilere siyasal haklarının verilip verilmeyeceği konusunda halkoylaması yapıldı! Böyle bir şey olabilir mi? Nedir bunun Türkçesi? Devlet, “halk mahkemesi” kurdu!  Demirel ve Ecevit kıl payı kurtardılar haklarını. Bunun neresi demokratik? 50 bin oy öbür yana çıksaydı, halkın oyuyla, hiçbir mahkemeden geçmeden insanlar siyasi haklarından mahrum bırakılacaklardı. Bu tamamen hukuk dışı bir süreç. Bu sürece alet edilen şey de halkın oyudur. “Milli iradeyi” böyle fetiş haline getirmemek lazım. “Milli irade” Tanrı’nın iradesine benziyor. Nasıl ki hiç kimse Tanrı’nın ne düşündüğünü sorma şansına sahip değilse, milletin de ne düşündüğünün bilinme şansı yok. İşin gerçeğine bakıldığında, “milli irade” denen  şey, belli bir tarihte, belli bir seçimde canı oy vermek isteyen insanların, o günkü havalarına göre, o gün kafalarından geçen şeye göre verdikleri bir oy, belirttikleri bir görüştür. Bu durumdan Tanrı’nın görüşüymüş gibi bir sonuç çıkarmak, kurama da,  tarihe de uygun değil. Ben çıksam desem ki “Bundan sonra seçimler 25 yılda bir yapılacak”, halk da bunu oylarıyla kabul etse; ne olur bu, demokrasi mi olur? Bir şey, sırf halk kabul etti diye demokratik hale gelmez.
Demokrasinin birinci koşulu insan haklarıdır. Diyelim ki idam cezası gelsin mi diye halkoylaması yaptık. Ondan sonra şu kişi asılsın mı diye bir halkoylaması daha yaptık. Çoğunluk “asılsın” dedi! “Ne yapalım, halk böyle istedi” mi diyeceğiz? Böyle bir demokrasi anlayışı olamaz. Nasıl ki Tayyip Erdoğan’ı halk seçti diye, onun  istediği her şeye razı olmak zorunda değilsek…

>>Yargının siyasallaşması meselesi Türkiye’de her zaman sıcak. AKP’nin de bugün yargıdaki etkisi tartışılır gibi değil. Yargı ve siyasetin arasına bir mesafe konabilmesi mümkün mü?
Çok söylenmiş bir söz, ama doğru; et kokunca tuzlarsın, tuz kokunca ne yaparsın? Türkiye’de tuz koktu. Ben 44 yıl hocalık  yaptım, anayasa hukuku anlattım ve boyuna yargı bağımsızlığı ile yargıç dokunulmazlığını savundum. Şimdi öyle bir duruma getirdiler ki, yargıç bağımsızlığını savunmak artık demokrasiyle bağdaşmıyor. Yargı çerçevesi içinde, hakla hukukla adaletle en ufak bir şekilde bağdaşmayacak, kendi deyimleriyle söyleyeyim, “kumpas kurarak”, birtakım adı dava olan, ama aslında dava falan olmayan işler yürütülüyor. 1848 cumhuriyetinin yargıçlara dokunulmazlık sağlama kararına karşı Marx’ın çok güzel bir eleştirisi var: “Maşallah Louis-Philippe'in bütün engizisyon hâkimlerine dokunulmazlık verdiniz”, diyor. Yani ilkeler olağan koşullarda geçerli olan şeylerdir. Şimdi Türkiye’de olağan koşul kalmadı. Oysa, gerçekten de adalet mülkün (ülkenin) temelidir. Adalet çökmüştür, dolayısıyla mülkün de çökeceğinden korkulmalıdır.


TÜRKİYE'DE BAŞKANLIĞIN DİKTATÖRLÜKTEN FARKI OLMAZ
>>Türkiye’de başkanlık tartışmaları gündemde. AKP ülkenin ihtiyacı olan sistemin başkanlık olduğunu savunuyor. AKP çevreleri dışındaki tüm kesimler ise olası başkanlığın diktatörlük getireceğini söylüyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle kuramsal bir bilgi vermek istiyorum. AKP’nin istediği aslında başkanlık değil, yarı başkanlık.  Fransa’nın icat ettiği model. Başkanlıktan farkı nedir? Bir başbakan var; oysa başkanlık sisteminde başbakan yoktur. Kuramdaki bu “yarı” başkanlık nitelemesi aslında yanıltıcıdır. Çünkü yarı başkanlık denen siyasal düzen başkanlık düzeninden daha ‘başkancı’dır. Daha “tek kişiye” yöneliktir. Nitekim ABD’de cumhurbaşkanını sınırlayan inanılmaz hukuki ve siyasi kısıtlar vardır. Fren ve denge sistemi denen mekanizmalar vardır. Diğer yandan çok ciddi bir federalizm vardır. Kâğıt üzerinde kalmaz bu federalizm; her işe karışamaz merkez. Dolayısıyla federalizm bunu son derece kısıtlıyor. İkincisi, yasama karşısında hemen hiçbir gücü yoktur başkanın. Meclisin seçimine karışamaz, yenilenmesine karışamaz, en basiti, kanun tasarısı bile götüremez meclise. Başkanın böyle bir yetkisi yoktur. İktidar, kongrenin yetkisine karışamaz. Sadece veto yetkisi vardır. Kongreden şöyle bir kanun çıksın diye bir metin hazırlayıp meclise gönderemez. ABD’de yürütme karşısında yasama güçlüdür.  İktidarın yargı karşısında da boynu kıldan incedir. Kendi adalet bakanı, başkan hakkında soruşturma açma yetkisine sahiptir. Nitekim Bill Clinton’a böyle dava açılmış ve yargı süreci sonuna dek götürülmüştür. Dolayısıyla yargı da son derece güçlüdür. ABD dışındaki başkanlık rejimlerinde ise (Latin Amerika’da vs.) başkan güçlüdür. Çünkü fren ve denge sistemiyle işleyen demokratik bir yapı yoktur. Başkanın esas güçlü olduğu yerler ise yarı başkanlık rejimleridir. Yani yürütmede daha etkin olan başkan tipi. Bir başbakan da olacak ama esas güç cumhurbaşkanında olacak, yürütme yetkilerini o kullanacak. Peki meclis karşısında kim sorumlu olacak? Sorumlu olacak kişi başbakan, ama yetki cumhurbaşkanında. Dolayısıyla hesap vermeden başkanlık yapacak.

>>Kitabi bir başkanlık sistemi tarifine uymuyor o zaman, öyle mi?
Kesinlikle uymuyor.  Ama yarı başkanlığın uygulamadaki kimi çeşitlerine uyuyor. Putin’inki de yarı başkanlık, işte ona epey benziyor. AKP’nin istediği başkanlık, aslında, Fransa gibi, demokratik gerekler içinde kalan yarı başkanlıklara da uymuyor.
Şimdi bir şey diyeceğim. Osmanlıcı ya bu AKP, ama çok seçmeci Osmanlıcılar aslında. Mesela bugün Türkiye’ye giydirmek istedikleri rejim, tamamen İkinci Meşrutiyet’in tam tersi olan bir rejimdir; yürütmenin gücü ve niteliği bakımından… 30 yıllık Abdülhamit istibdadından sonra İkinci Meşrutiyet geldi. İkinci Meşrutiyet’in siyasi yönetim bakımından özü şudur;  güç padişahtan alınmış ve meclise verilmiştir. Onun içindir ki parlamenter sistem gelmiştir Türkiye’ye. Meclisin güçlü olması ne demektir? Yürütmenin meclis karşısında sorumlu olması demektir. Daha anayasa değişikliği yapılmadan, 1909 yılının başında meclis Kâmil Paşa hükümetini düşürmüştür. Niye? Çünkü siyasi güç padişahtan meclise geçmiştir. AKP’nin yaptığı şey, bunu tam tersine çevirmektir, meclisi güçsüzleştirmektir. Bunların istediği başkanlık getirildiği zaman, İkinci Meşrutiyet’in sağladığı, yürütmenin meclis karşısında hesap vermesi düzeni bütünüyle ortadan kalkacaktır. Bir tarihsel dönem tamamen sona erecek. Yüz yılı aşkın bir uygulama ortadan kalkacak. Yürütme gücü cumhurbaşkanının elinde olacak. Kime hesap verecek cumhurbaşkanı? Meclise vermeyecek. Yargıya da vermeyecek…

>>Diktatörlükten farkı nedir?
Vallahi pek bir farkı yok. Acıdır ama böyle.

PARLAMENTER SİSTEMDEN VAZGEÇMEMEK GEREKİR
>>Demokrasi geleneği düşünüldüğünde Türkiye’ye en uygun sistem hangisidir?
Türkiye anayasacılık bakımından dünkü çocuk değil. İlk anayasal hareketimiz 1839, üzerinden 176 yıl geçti. İlk anayasamız ise 1876’da yapıldı ve onun üzerinden de 139 yıl geçti. Mesela bu 1876 anayasası yapılırken, 1877’de meclis açıldığı zaman, ‘düvel-i muazzama’dan (Osmanlı’da İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya gibi güçlü devletler için kullanılan tabir) biri olan Rusya’da hiç böyle bir şey yoktu. Türkiye’nin ciddi bir anayasal geçmişi var. 1961 Anayasası yapıldığında dünyada sayılı birkaç anayasadan biriydi. Bırak kendi bölgesini, mesleğim olduğu ve bütün dünya anayasalarını okuduğum için söylüyorum, dünyadaki en özgürlükçü anayasalardan biriydi. Bunları anlatmamın gerekçesi şu: Türkiye belli bir anayasal gelenekten gelen bir ülke. Bu gelenekte İkinci Meşrutiyet’in son derece önemli bir yeri vardır. Niye? Çünkü, İkinci Meşrutiyet Türkiye’nin demokratik devrimidir. Burjuva demokratik devrimi, İkinci Meşrutiyet’le başlamıştır, Mustafa Kemal’le sürmüştür, 27 Mayıs’la son noktası konmuştur. İkinci Meşrutiyet’i bu anlamda teşhis eden de ben değilim, Lenin’dir. İkinci Meşrutiyet’in Türkiye’nin demokratik devrimi olduğunu söyler. Demokratik devrim nasıl oldu? Demokratik devrim, iktidar gücünü meclise vererek oldu. İşte gelenek budur. İktidar gücünün mecliste olması demek, parlamenter sistemin olması demektir. Yürütmenin meclis karşısında hesap vermesi demektir. Türkiye’nin bugün geriye gittiğinde hiç şüphe yok. Türkiye’nin ancak kendi geleneğine uygun bir yapıyla, demokratik bir temsili devlet düzeni kurması mümkündür. 2007 halkoylamasıyla bu geleneğin tamamen dışına çıkılmıştır. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kuralının getirilmesi, görünüşün tam aksine, demokrasi karşıtı gidişin en büyük adımıdır. Bunun getirilmesiyle beraber Türkiye, kendi demokrasisini çerçeveleyen siyasi geleneğin dışına çıkmıştır. Gelenekler demokrasiler için son derece önemlidir. Mesela dünyanın en yenilikçi ülkelerinden biri İngiltere’dir. Çünkü aynı zamanda en gelenekçi ülkelerinden biridir. Geleneği olan kurumlar, yenilik yapma gücü olan kurumlardır. O yüzden gelenekleri hafife almamak lazımdır. Türkiye demokrasisinin de bir geleneği vardır. Bu gelenek, parlamenter düzen geleneğidir. Bundan vazgeçilmemelidir. 2007’de cumhurbaşkanını halkın seçmesi getirilerek, bu gelenekte çok büyük gedik açılmıştır. Neden bu önemli? Demokrasilerde güç kimdedir? Halk vekâletine en yakın olandadır. Yürütmeyi doğrudan doğruya halka seçtirmeye başlarsan onu güçsüz bırakamazsın. Bizde çok yanlış anlaşılıyor bu, hem halk seçsin hem de yetkisiz olsun isteniyor. Bu olmaz. Yanlış olan halkın seçtiği kişiyi yetkilendirmek değil, cumhurbaşkanını halka seçtirmektir. Çünkü o zaman parlamento üstünlüğünü ortadan kaldırıyorsun, “tek kişi” yönetimini egemen kılıyorsun. Hele bizdeki gibi “Baş ol da istersen soğan başı ol” diyen bir toplumda tek kişinin doğrudan doğruya halkla muhatap olması doğru değildir. Bu ABD başkanlık anlayışına da tamamen aykırıdır. ABD “taban demokrasisi” ülkesidir. Yarı doğrudan demokrasi uygulamalarının en yaygın olduğu ülkedir. Önseçimden başka, seçilmiş kişinin geri çağrılması, kabul edilmiş kanunlar için halkoylaması yapılması, kanun teklifi için halkoylaması yapılması gibi doğrudan doğruya halkın katılımına açık bir sürü kanal vardır. “Halkım ve ben” diye bir anlayış yoktur. Bu anlayış Fransa’da vardır, yarı-başkanlıkta vardır. Latin Amerika’da da vardır. Bizde bunun âlâsı olur!
Bugün yıkılış sürüyor. Türkiye’nin demokratik olarak toparlanabilmesi için, 1924 anayasasından, daha doğrusu 1909 anayasa değişikliğinden gelen temel düzene dönülmesi lazım. Bunda tabii ki birtakım iyileştirmeler yapmak da lazım. Örneğin yüzde 10 barajla demokrasi falan olmaz. Türkiye’de yapılacaklar o kadar açık ki… Türkiye’nin demokratikleşmesi için Amerika’yı tekrar keşfetmeye gerek yok; tüm standartlar ortada. Demokrasinin kurallarını biz icat edecek değiliz, bütün bunlar gayet belli. Bunların bir an evvel yapılması lazım, çünkü Türkiye artık devletin gitgide meşruiyetini yitirdiği, sulandırıla sulandırıla erimeye yüz tuttuğu bir siyasi çözülme sürecine girmiştir. Bir an önce toparlanmazsak, gerçekten bizi son derece güç günler bekliyor.


HİTLER GİBİ OLACAK: YASAL DİKTATÖR!
>>Görünen o ki, fiili bir diktatörlükten kurumsal bir diktatörlüğe geçilecek. Fiili durumla kurumsallık arasındaki farkı nasıl açıklayabilirsiniz?
Şu an yasalar dahi uygulanmıyor. Mahkemelere ve görülen davalara baktığımızda yasaların da uygulanmadığını görüyoruz. Yani akıl almaz şeyler oluyor Türkiye’de. 2013 yılının sonunda, 17 Aralık’ta başlayan soruşturmalar dolayısıyla gördük. Savcı hâkimden bir karar alıyor, kararın uygulanması için polise emir veriyor; ama polis görevden alınıyor, yerine yeni bir polis geliyor ve karar çöpe atılıyor. Bunlar yürürlükteki yasalara tamamen aykırı uygulamalar. Yani yasadışı uygulamalar bir süredir Türkiye’de sıradan olay durumunda. Yasadışılık, hukuk tanımazlık demektir, diktatörlük demektir. Şimdi yapılmak istenen şey daha da vahim, o da tıpkı Hitler’in yasaları gibi, doğrudan doğruya yasal yolla diktatörlük geliyor. Bu yasal olacaktır, ama meşru olmayacaktır. Yasallığın dayanağı olan koşulları, iktidarın uygulamaları ortadan kaldırmıştır. Gezi’de çocukları öldürdüler, bir türlü hesabı sorulamıyor. Bugün öyle bir düzen var ki Türkiye’de, egemenler âdeta, “Şu an Şubat ayında değiliz, Ağustos ayındayız” diyebilecek durumdalar! Apaçık meydanda olan bir şeyi dahi, inkâr edebiliyorlar. Oysa, herkes her şeyi görüyor. Telefon konuşmalarını herkes dinledi, ayakkabı kutularını, para sayma makinasını herkes gördü. Yani her şey meydanda, ama bir yasa çıkaracaklar, gördüğünü söylemek de yasak olacak. Böyle bir şey işte.

>>Düzen bu şekilde varlığını sürdürebilir mi?
Sistem böyle varlığını sürdüremez. Ama ne zaman, nereden patlayacağını da kimse bilemez. Bilinmez böyle şeyler. Mayıs 2013’te patlayan Gezi Direnişi’ni de kimse tahmin edemezdi. Yıllardır hep aynı şeyi söyledik: “12 Eylül geldi toplumun üzerine ölü toprağı serildi” dedik. Ama bak işte, kimsenin beklemediği bir anda, ölü toprağının altından rengârenk çiçekler açtı, inanılmaz bir hayat gücü fışkırdı. Hemen değişim olur mu bilinmez; bir toplumun tahammül gücü nedir, bunu hiç kimse bilemez, bu işin reçetesi yoktur. Çok sık yapılan bir yanlıştır; gelecek savaşı bir önceki savaşın stratejisine göre düşünmeye benzer... Fransızlar I. Dünya Savaşı’na bakarak Majino Hattı’nı yaptılar (Fransa'nın tekrar işgalini engellemek için, ülkenin tüm kuzey ve doğu sınırlarını kapsayan savunma hattı) Almanlara karşı. Hitler geldi, pat diye tanklarla yürüdü, olay bitti. Devrimcilik de öyle bir şeydir. Hiçbir devrim bir önceki devrime benzemez. Dolayısıyla geçmişe bakıp aynısını yapmak her zaman gericiliktir. Şimdi Atatürkçülük yapmak gibi bir şey. Atatürk zamanında Atatürkçülük yapmak ilericilikti, şimdi yapmak ise gericiliktir. Artık her şey değişiyor, yeni bir dünyaya gidiyoruz. Yeni dünyanın da kendi araçları var. Bu dünyanın koşullarına uygun olmalı devrimci hareketler.

'AKP’NİN KÜRT SORUNUNU ÇÖZEBİLECEĞİNİ DÜŞÜNMÜYORUM'
>>Kürt meselesine gelelim. Tarihsel bir problem bu denli otoriterleşen bir iktidarla çözülebilir mi?
Atılması gereken ilk adımlar demokrasiyle ilgilidir. Türkiye doğru dürüst bir demokrasi olsa, herkes anadiliyle eğitim alma hakkına sahip olurdu örneğin. Bu, demokrasinin gereğidir, tartışılmaz bir şeydir. Akıl almaz bir şey, annenle konuştuğun dili eğitimde kullanamıyorsun, kendi ülkende sürekli yabancı dille eğitim görüyorsun. Yerel demokrasiyi geliştirmek icap eder. Kürt yurttaşlarımız bir yerde çoğunluktaysa, tabii ki oranın yerel yönetimlerinin de yetkili olarak işlemesi gerekir. Düşünce özgürlüğünün önünü açmak gerekiyor. Dolayısıyla Kürt sorununun çözülmesinin birinci koşulu, tam demokrasidir, tam özgürlüktür. Herkes ne düşünüyorsa ortaya koyar, ondan sonra gerekli siyasi mekanizmalar işletilir. Bak İngiltere ne yaptı? İskoçya’da bağımsızlık hareketi çıktı, “tamam kardeşim” dedi, referandum yaptı. Önce demokrasi lazım. Ben AKP’nin, demokrasiyi içine sindiremediği için, Kürt sorununu da çözebileceğini sanmıyorum.

İÇ GÜVENLİK YASASI ÇIKARSA MUHALEFET DE MECLİS'TEN ÇIKSIN
>>Demokrasi konusunda hemen yarın atılması gereken adım ne olmalı?
Hiçbir düzen partisi, yüzde 10 seçim barajından grev yasaklarına, 12 Eylül’ün getirdiği yasaları kaldırmaya yanaşmamıştır. Muhalefeti de eleştiriyorum. Asgari demokrasi bilinci olan bir hareket, “Yüzde 10 seçim barajı olan seçime ben girmiyorum” der. Bugünlerde Meclis’e iç güvenlik paketi geliyor ve CHP ile HDP muhalefet edeceğiz diyorlar. Nasıl muhalefet edecekler? Ne işiniz var böyle bir yasa çıkarabilen bir Meclis’te? Yasa çıkarsa siz de çıkın oradan! Zaten birkaç ay sonra seçim var; hiçbir şey kaybetmezsiniz ve ses getiren bir şey yapmış olursunuz. Gerçekten demokrasi isteyen bir muhalefet böyle davranır.

İlk önce 12 Eylül’den itibaren çıkan bütün antidemokratik yasaların ortadan kalkması gerekir. 12 Eylül’ün rezil anayasası, yalnızca kendisini değil,  800 küsur yasama düzenlemesini de miras bıraktı! Örneğin, hükümetin grev engelleme yetkisi, 12 Eylül hukukunun mirasıdır. Siyasi partiler, dernekler, seçim, YÖK vs. bütün bu yasaların değişmesi lazım. Bunların içinde en acili yüzde 10 seçim barajıdır. Yüzde 10 barajla demokrasi olmaz. AKP’nin iktidara geldiği 2002 seçiminde, baraj nedeniyle oyların yaklaşık yüzde 45’i çöpe atıldı! İkincisi, seçim güvenliği. Geçen yerel seçimde Ankara’da yaşanan rezaletten sonra doğrusu benim hiç güvenim kalmadı. Sözünü ettiğimiz şeyler demokrasinin asgari gerekleri. Onun için ısrarla söylemek istiyorum. Muhalefet ciddi olsa Türkiye’de şöyle yapar; der ki, “Biz şu noktalarda anlaştık hemen demokrasinin gereği olarak şunları gerçekleştireceğiz”. Bunun bir örneği vardır Türkiye’de. 1959 yılının Ocak ayında, CHP kurultayı İlk Hedefler Beyannamesi’ni belirlemiştir. Bu hedefler daha sonra 1961 Anayasası’na girmiştir. Bugün muhalefetin öncelikle bir “ilk hedefler beyannamesi” belirlemesi gerekir. Ondan sonra da hep beraber meclisi terk etmeleri ve bu amaçlar doğrultusunda seçime odaklanmaları lazım. Çoğunluğu alıp beyannameyi uyguladıktan sonra da hemen yeniden seçime gitmeliler. Türkiye’de demokrasinin yaşaması değil, yeniden kurulması için yapılması gereken asgari şey bu. Ama bunu yapacaklarını hiç sanmıyorum. Nitekim yıllar yılı Halk Partisi, bu yüzde 10 barajı kendi işine geldiği, küçük sol partileri devre dışı bıraktığı için bunu görmezlikten gelmiştir. “Yok efendim ben savunmuyorum, baraj düşürülsün diye öneride bulundum” demek kimseyi inandırmaz. Sen karşıysan, “Ben böyle bir seçime seçim demiyorum ve girmiyorum” dersin, olay orada biter. Ama işlerine gelmiyor. Sadece AKP iktidarıyla değil, böyle bir muhalefetle de demokrasi olmaz. Bu gidişattan aynı zamanda muhalefet de sorumludur. Aslına bakılırsa, hepimiz sorumluyuz. Acı gerçek şu ki, biz gerçekten kararlı olabilsek, demokrasi asla bu hallere düşürülemezdi.