AKP’yi muhatap alma teşhir et
KADİR CANGIZBAY KADİR CANGIZBAY
Herkes ‘Şike Yasası’nı konuşuyor.
Herkes ‘Şike Yasası’nı konuşuyor. Oysa mesele, Erdoğan’ın “bana kayıtsız şartsız biat etmeyeni ezerim” gösterilerinden biri. Doğan Holding’e ne yapmıştı, hatırlayın; “bitaraf olan, bertaraf olur” doğrultusunda, yarın bir gün Ümit Boyner’i de içeri aldırtırsa, bunun üzerine Şamil Tayyar da, Boyner çiftinin Ergenekon’la PKK arasında nasıl kuryelik yaptıklarını, tabii bu arada Beşar Esad’dan da talimat aldıklarını ifşa eden yeni bir eser kaleme alırsa hiç şaşırmayın.
AKP’nin, daha doğrusu Erdoğan’ın elindeki sihirli değnek şu ki, hiçbir konuda hiçbir sınır tanımıyor; ne gramer, ne mantık, ne insaf, ne vicdan, ne izan: Partimizin kısa adı AK Partidir diyor; oysa ismin uzunu, kısası veya orta boylusu değil, ancak kısaltması olur; olsun, kendisi için fark etmiyor ve AK Parti demeyenlere hakaret ediyor, edepsiz diye. Ahlakî seviye ortada; entelektüel seviye ise, karşısındaki ablaya veya abiye ‘tren’ dedirtip, arkasından hemen “öpsün seni Zeki Müren”i yapıştırınca fevkalade mutlu olan dört-beş yaşındaki çocuğunkine mümasil: Kendi partisine ‘ak’ dedirtti ya…; oysa, örneğin Ali Demir hâlâ ÖSYM’nin başında.
İnsanlar, ya önemsemedikleri ya da şerden korunmak için pek bir itiraz etmiyorlar; ama, sonuçta hem mantığa, hem gramere, hem de terbiyeye iyi bir gol atılmış oluyor ve de iş, saç kestirmenin bile suç delili sayıldığı bir akıl dışılığa kadar uzanıyor: Savcının hayal gücü el verse, insanın “kabızlık çekiyorum” demesini bile, tuvalette gizli örgüt toplantısı düzenleyeceğinin delili sayıp, idamla yargılanmasını isteyebilir.
İdam cezası çoktan kalktı demeyin; adamlar insanları 30-35 yıldır artık var olmayan örgütlere üye olmakla suçlayabiliyorlar. Bunların iddialarını çürütmek üzere cevap vermek, aslında onların oyununa gelmek; diyelim, adamlar “balinalar Fransızca konuşuyor” iddiasındalar, tutup onlara “yok canım, balinalar bilse bilse ya Norveççe ya da Japonca bilirler” demek gibi bir şey olur: Yapılacak olan, bunları muhatap almak değil, ne olduklarını teşhir etmektir.
Aziz Yıldırım için 140 yıl hapis istiyor, iktidarın savcısı:“Olmaz böyle şey” diyerek ikna edilebilme sınırını aşmış bir şebekeyle karşı karşıyayız demektir; o yüzden de, bunlara bir şey denilecekse, bu, “yok o az, bu adamın suçlarının cezası tam tamına 637 yıldır” gibilerinden bir şey olmalıdır. Fedaisini, milletvekillerini tartaklayarak Meclis kürsüsünden uzaklaştırmasını resmî görev ilân edip meşrulaştıran birisine de, ne söylense nafiledir; yapılacak tek şey, Meclis’in darbeye uğradığını ilân etmektir; hele ki, dokuz milletvekili zor kullanılarak görevlerini yapmaktan men edilip vatandaşların iradesi silah zoruyla geçersiz kılınmış, bunlardan birinin vekaleti, yine silah zoruyla gasp edilmiş, yasama yetkisi de KHKlar yoluyla Meclis’ten kaçırılıp tek bir kişinin eline verilmişse.
AKP bütün insanlar için geçerli ortak normların dışına çıkmakla, herkesi kendisiyle yarışamaz, yarışsa da kazanamaz hâle getiriyor: Bunlara karşı yapılacak tek şey, kendilerini kesinlikle muhatap almayıp kendi yollarında yalnız bırakarak, ne olduklarının apaçık ortaya çıkmasını sağlamaktır. Örneğin, kendi polisinin sıktığı gazla kalbi duran Metin Lokumcu için, değil rahmet veya baş sağlığı dilemek, “üzüldüm” bile demeyen, üzülecek kadar insanlıktan nasibini almış olanları da eşkıya ilân edip teröristlikten içeri attırtan birinin ister annesi ölsün, ister başka bir yakını, kendi şahsınız adına müteveffanın ruhuna bir Fatiha, hatta Yasin okusanız da, tutup da ciddî ciddî baş sağlığı dilemek veya taziye ziyaretinde bulunmak, aslında kişinin tuttuğu yolu meşrû ve kabûl edilebilir kılmaya hizmet etmekten başka bir şey olmayacaktır. Hakeza, kendi polisinin toplu hâlde saldırıp kemiklerini parçaladığı Dilşat için “kadın mı, kız mı; bilemem” demiş birine ister kaza geçirmiş olsun, isterse ameliyat, yine ciddî ciddî ‘geçmiş olsun’ dileğinde bulunmak, ortamı yumuşatmaya katkıda bulunmayacak, tam tersine kişinin kendi bildiği yoldan gitmesi yolunda pekiştirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Şike mevzuuna geri dönersek, şunu söyleyebiliriz: Oyların sadece %34’ü, seçmenin de sadece %26,2’sine dayanarak Meclis’in %65’ini kapatıp cumhurbaşkanı seçtirmeye/seçilmeye soyunmak, rakip takımın direkten dönen toplarını da kendi hesabına gol diye geçirterek elde edilmiş bir galibiyetten ne kadar daha ahlakîyse, AKP’nin şikeyi suç olarak görüp şu ya da bu ölçüde cezalandırma hakkı da işte ancak o kadardır.