Aksi istikamet
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Sandığımız hayatı yaşamıyoruz çoğunlukla. Bir tür hayal dünyası içinde bize kabul ettirilmiş sahte kimliklerle yaşıyoruz. Bu sahte kimlikler, geçici olarak bizi rahatlatan, yaşama gayemizi inandırıcı kılan özelliklere sahip olsa da, bir taraftan da olduğumuz ya da dönüştüğümüz şeyi bizden gizleyerek sonumuzu hazırlıyor aslında.

İnsanların çoğu gerçekte kim olduğunu merak ettiği için, tarih ve psikolojiye ilgi de her geçen gün artıyor. Çünkü “kim” olduğumuz, sadece kişisel tarihimizle alakalı bir şey değil. Resmi tarih söylemiyle, bu topraklarda yıllardır sanki başka bir ülkede yaşıyormuş gibi yaşayan çok insan olduğu ortada. Her iktidar, kendi resmi tarihini yaratmak konusunda hiç zorlanmadı, çünkü insanların belleği öylesine güzel terbiye edilmişti ki, herkes o boş kâğıda istediğini yazabilirdi, yazıyor. Ama bir de olduğumuz, sürekli bir oluş halinde yaşadığımız bir gerçeklik var, bir tür bulanık bilinçle görebildiğimiz...

Walter Benjamin, henüz internet ve cep telefonu keşfedilmemiş, televizyon bu denli yaygınlaşmamışken, bellek dünyalarının kendini daha hızlı yenilediğinden, hızla yenilenen bu bellek dünyalarına karşı, çok daha hızlı bir biçimde farklı bir bellek dünyası kurulması gerektiğinden bahsediyordu. Düşünsenize, ortada daha internet ya da televizyon yok ve Benjamin insanlığın kaderini etkileyecek bir tehliken bizi haberdar etmeye çalışıyor. Yaşadığımız bu hızlı değişimi görseydi, neler düşünürdü kim bilir? Bellek ve kimlik arasındaki o güçlü bağ, bugün yaşadığımız kimlik sorunlarını, bellek sorunlarıyla birlikte düşünmemizi dayatıyor. 1 Mayıs’ın yaklaştığı bugünlerde solun gücünü ve güçsüzlüğünü düşünürken, solun siyaset yapma yeteneğinin zayıflamasını, kendisine yeni bir bellek yaratma konusundaki isteksizliğine ve güçsüzlüğüne bağlar oldum. Önceki kuşaklar deneyimlerini yeterince aktaramadığı için ve yaşadığımız travmalar ya da iktidar hastalıkları yüzünden dürüstçe kendimizle, dönüştüğümüz şeyle yüzleşemediğimiz için, yeni bir bellek ve kimlik yaratma konusunda olması gereken ivme yakalanamıyor bir türlü. Kendi başına bilgi ve deneyim de yeterli değil, o bilgiyi ve deneyimi işleyecek bir “bakış”a da ihtiyacımız var ki, yeni bir tarih yazımıyla birlikte, bellek ve kimlik sorununu çözebilelim.

Ben kendi adıma, sahip olduğum o bulanık bilinç içerisinde kendimi görmeyi, edebiyat sayesinde başarmaya çalıştım, çalışıyorum. Ama tek bir yöne doğru hızla yürüyen bir kalabalığın içinde, aksi istikamete doğru yürümenin hiç de kolay bir şey olmadığını da kendi deneyimlerimden biliyorum. Azgın deniz dalgalarına benzeyen kalabalığın, aksi istikamete yürüyenleri içine alıp yutması, bizleri el ele tutuşup birlikte yürümeye zorluyor ama herkes kendi trajedisine öyle gömülmüş, kendisinden ve hayal kurmaktan öylesine yorulmuş ki, o eller birbirini bulmakta zorlanıyor çoğu zaman. İşte 1 Mayıs geliyor. El ele tutuşup yürümek için güzel bir fırsat. İçine hapsolduğumuz ve korkularla kalınlaşan kabuğumuzun içinden çıkıp, bir hayal için bir hayalin içinde yürüyeceğimiz gün yaklaşıyor.

Gülay Beceren’in felç edildiği yılki 1 Mayıs’tı galiba, Taksim’e çıkabilmek için Beyoğlu’nda Çağ Otel’in en ucuz odalarından birisinde kalmıştım. O gece yanımda Oriana Fallaci’nin “Bir İnsan” adlı romanı vardı, bir Yunan anarşisti olan Alexandros Panagulis’i anlatan. Sabaha kadar o romanı okumuştum. Sadece tek bir yatak ve komodinin sığdığı küçücük bir odaydı ve çatı katında olduğu için pencereden Beyoğlu’nun o hüzünlü damları gözüküyordu. Alekos’la kafa kafaya verip Taksim’e nasıl çıkacağımı planlamıştım o çocuk halimle. Alekos’la öyle planlar yapmıştım ki, bırakın Taksim’e çıkmayı, neredeyse devrim yapacaktım bir romanla. Sabah olup o otelden adımımı atar atmaz, polisler sarmıştı etrafımı. Çocuktum daha ve okuduğum kitapların gerçekliğine, hayatın gerçekliğinden daha çok inanıyordum. Alekos’un verdiği akılla polisleri atlatıp Taksim’e çıkamasaydım eğer, o sabah okuduğum kitaplara ve kurduğum hayallere duyduğum inancı tamamen yitirecektim belki de... 

Şimdi her 1 Mayıs, Beyoğlu’nda ucuz bir otelde Alekos’la sohbet ettiğim o geceyi anımsarım. Çünkü, Alexandros (Alekos) Panagulis, şüpheli bir biçimde yine bir 1 Mayıs günü, 1 Mayıs 1976’da öldürülmüştü.  Fallaci’nin romanında şöyle dediğini anımsıyorum Panagulis’in: “Bağnaz düşünceler, üniformalar, doktirinler tarafından öğütülmeyin, size emredenlere, vaatlerde bulunanlara, size korku salanlara, bir efendiyi başka bir efendiyle değiştirmek isteyenlere kanmayın. Yalvarıyorum sürüleşmeyin, başkalarının suç şemsiyesi altında dolaşmayın, beyninizi düşünmek için kullanın, savaşım verin. Herkesin kendine özgü bir kişi olduğunu, her özgürlüğün çekirdeği olan ‘ben’ kavramını savunun. Özgürlüğe sahip çıkmak bir görevdir. Hak olmaktan çok bir görevdir!”