Alıntılar altına- alıntılar aşkına (II)
03.06.2018 11:13 BİRGÜN PAZAR
Dinlemek değildi yaptığınız, size konuşma sırası gelsin diye, susmamızı kollamaktı. Usandık vaatleriniz ve yıkım emirlerinizden. Susmayı seçmeyen çoğu şairi aldınız elimizden. Ellerimizde kitapları inatla açık dururken

Jehan Barbur - Müzisyen

“Biliyorduk ki bir eylemdir yerine göre susmak.” (Edip Cansever, Pas)

İyice öğrendik susmayı bu coğrafyada. Bir gürültü yağmuru altında, zihnimizi bulanmaktan kurtaracak şeffaf şemsiyeler satan satıcılar da dökülmeyi unutuveriyor sokaklara, en gerekli zamanlarda. Tek kurtuluşumuz, dinlememeyi seçmek. “Dikkat! İçerideki ses düzeyi, duyma bozukluğuna sebep olabilir”. Uçakla yolculuk eden bir evlada, anasının, “Aman evladım, dikkat et”, demesinden ne kadar farklı olabilir bu önsezisi düşük uyarı? Ağzımdan çıkanlar, önce benim kulağıma mı yoksa karşı duvara mı gidiyor? En önce kimi suluyorum ilk kez kullanılmış kadar sevdiğim bakir kelimelerle?

Susuyorum, eylemdeyim, farkında mısınız?

Yerine göre susmak, tuhaf bir kini doğuruyor buralarda. Çünkü daha anlatacaklarımız vardı. Bu güzel adabı savunabilecekken, sessiz kalmamayı öğrenmekle yükümlü ömrün, kılıcını dil diye kuşanmış yaşayanlarıyız. Yaşamaya çabalayanların, telaştan mı, yaşamaktan mı öleceklerini bilmedikleri, ilkel benlerini yitirmeye yakın duran hayat arkadaşları… Boş konuşanın bol olduğu, bir söylemi, bir fikri, ifade etmek yerine, onu kabul ettirmek için, etrafı alıklaştırarak, kanını durağanlaştıranların Transilvanya’sı burası… Geceleri yaşamanın ayıp da olduğu, düzeni bozuk bir Transilvanya…

Yazınca, susmak sayılıyor mu? Susuyorum, eylemdeyim ama, farkında mısınız?

Bazı anların bozguna uğramaması için, susmanın adabı diyor Cansever. Dünya, kendi döngüsünü ve gelişimini gerektiği gibi tamamlasaydı, bugün bu dizeyi olduğu gibi konuşamaz mıydık? Olduğu gibi susardık ya da. Şiire ters düşülmez, düşülmesin veya... Aklın kıyısına ilişir şiirin dizesi, ılır orada. Şiirlerin yüksek sesle okunabildiği topraklarda, insanlar sessizliği de bilir. Konuşmayı da icabında! “Ne söyledin sen şimdi?” sorusu, susana da sorulur ölmemiş medeniyetlerde.
Çocukluğumuzdan beri, bir ebeveynin bilek kamburu susturmadı mı bizi, adab-ı muaşeret uğruna? Gözlerimizi yere iliştirip, sağ üst köşedeki boşluğa bakarak, sessizliğimizi giymeyi öğrenmedik mi? Bir bozuk fikri, ayıp olmasın diye dile getirmeyerek, daha da bozulmaya mahkûm etmedik mi altı- yedi yaşlarımızda? Yaşımız gelince konuştuk, miadı dolmuş bir uğultuyla.

Bağıranların memleketi… Bağırdıkça, söylencenin meşru kılıfını giyeceğini zanneden laf salatası ustaları… İncelikle yaşamayı düşlemiştik. İncelikle konuştuklarımızın yeteceğini düşünüp, yerli bir susuşu da severek... Yahut, “Başımıza bir şey gelmeyecekse” girizgahına sırt dayayıp, ancak öyle dile döküldük, tatsız bir iç üşümesiyle. Neden yeri gelemiyor bu adaplı susmaların? “Konuşmuş kadar oldum” diyecektik susarak ve anlayacaktı bizi birileri; devinecekti karşı taraf, o da seçecekti kelimeleri. Bu yüksek desibel, ne atmosfer sesi, ne de dünyanın dönüş hızı ya da sürtünmesi. Bir sürtüşme adeta. Emir kipi, emir kipi! Hani nerede senin ipin? Bulsak da ucunu, çektikçe, düğüm oluveriyor saçakları…

Bir karanfil uzatışın karşılığının dayak olduğu sokaklarda, yerçekiminden bahsediyordu canına yandığım Cansever. Yerçekimliydi karanfil diyordu, insan kinini yere seren. Yasağa âşık olduk, seviyoruz kırmayı, bükmeye dahi yeltenmeden, yasa (l) olmuş yazılanı. İçimizdeki öfkeyi biledi iyice ve ölümsüz bir suyla suladı. Konuştuklarınız, söylemleriniz, “başımıza bir şey gelecekse dahi” her şeyi göze almayı hatırlattı. Anlamadınız durmanın eylem ağırlığını. İnsan olmaya dair talep etmeye çekinir olduğumuz doğal haklarımıza karşı, yüksek perdeden inşa ettiğiniz reddedişlerinizin gelmedi sonu ve akli bir açıklaması. Her söylenene, “Değil ama”yla başladık. En başa döndük, bir düzgün insan olmayı beklerken. Yaramadı, işe yaramadı. Sustukça sıra kimseye gelmedi, atı alan Üsküdar’ı geçti.

Konuşan azarlandı, yok sayıldı, kapatıldı. Hayvanlığımıza sığındık, koklaşarak anlaşalım dedik; o da ayıp sayıldı.

Aynı devri yaşamaktan gurur duyduklarımın ağızlarının içine, kalemlerinin uçlarına bakarken ben, yetim kaldım hem de analı-babalı. Düşünce özgürlüğü, düşündüğünü söyleyince, beynelmilel anlamından bir mandalla aşağılara sarkıtıldı.

Ey yılkı atı, yılkı atı! Rahvan gitmeyi bilmeyen sen, dörtnala koş; üzerinde ben... Rüzgârımızı değil, söyleyeceklerimizle yalayalım insanların suratlarını ve bir fikrin ifşasının kundaklanma sayıldığı yerden, başka köye geçelim, salaların okunmadığı. Yol yordam öğrendim ben. Söylediğimin arkasında değil, tam da yanında durmayı seçtim, zinhar yüksünmeden. Demem o ki, başıma bir şey gelecekse de vazgeçmek istemem bildiğimi düşündüğüm hiçbir şeyden. Dia! Dia! Önünüzde yükselen kürsüler, üryan yerlerinizi sakladı, utandınız demek üryanlığınızdan. Çırılçıplak olunmalı ve kim yüksünürse yüksünsün, saklanmamalı bilinen.

Sizler konuşmayı, bizler susmayı yanlış belledik; işte hep ekâbirliğinizden. Dinlemek değildi yaptığınız, size konuşma sırası gelsin diye, susmamızı kollamaktı. Usandık vaatleriniz ve yıkım emirlerinizden. Susmayı seçmeyen çoğu şairi aldınız elimizden. Ellerimizde kitapları inatla açık dururken…

Canına yandığım Edip! Bir adamın elini tuttum dün; kemiklerini öptüm. Avuç için dedim, avuç için ne kadar güzel. İncindim sonra, hiçbir şey söylemeden. Anladıysa da, anlamadıysa da gittim. Bir sebebi ibraz etmeden… Sustum kavgada. Sabaha yaptım savunmamı. Ayık kafa, koyu kahve ve de müsamahayla. Keşke yerinde susmak sadece bu olsa! Hepsi biraz eski de mi kaldı? Her nevi haksızlığı tatmış insan evladı; sence bu sınırlar dâhilinde –bilse de gereğini- artık susar mı?

Dile geliyorum, susmak sayılır mı, eylemdeyim; farkında mısınız?

Konuştuklarınızdan değil, sustuklarınızdan da utanın;
Duymadım anlatanı
Ya da sırf anlattı diye
Kendini önemli saymayanı…
Konuşsana ey insanoğlu!