Alis belgeseller diyarında
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Buğulu dış ses, gecenin karanlığında ağları tekneye çeken balıkçı görüntüsünün üstüne okuyor üçüncü sınıf şiirsel metni: “O balıkçılar ki, gelinin duvağını kaldırır gibi çekerler ağları…” Birkaç dakika sonra, balıkçıların çay içip dinlenmelerini gösteren sahnede aynı balıkçıyı görüyoruz. Bu sefer röportaj tekniği kullanılmış, balıkçı bıkkın bir yüz ifadesiyle “Valla kimseye tavsiye etmem bu işi abi!” diyor. E, n’oldu biraz önce gelinin duvağını kaldıran balıkçı?!

Aslında öyle bir balıkçı hiçbir zaman var olmamıştı tabii, onu Türkiyeli belgeselci yarattı. Gereksiz ansiklopedik bilgi bombardımanı -belgeselin konusuyla ilgili başlıkta yazanların herhangi bir işlevsel ya da yapısal elemeden geçirilmeden aynen kopyalanmasıyla oluşturulan, seyir sırasında hiçbir olumlu sinemasal ve estetik etkisi olmayan, film bittikten sonra da yarıdan fazlası anımsanmayacak tarih ve isim yığını- ile ‘yerel radyo geceyarısı duygusallığı’ arasında gidip gelen bu trajik belgesel anlayışı gücünü ülkenin bilim, sanat, gerçeklik ve doğruluk kavramlarıyla hastalıklı ilişkisinden alıyor.

Ağları çekerken belki içinden küfürler yağdıran bir balıkçıya belgeseli yapanlar tarafından yakıştırılan bu asılsız romantizmin üretim-tüketim ilişkileriyle, o insanların tam da o sırada orada bulunmalarına yol açan diyalektik tarihsel akışla işi olmaz. Bu filmleştirme tarzında gündelik yaşam gerçekliği gerçeklik olmaktan çıkarılıp genelgeçer, şiirsel ve oldukça melankolik ifadelerle farklı bir şeye dönüştürülür. TRT Belgesel kanalında daha geçen hafta rastladım: Tarlada çalışan köylüleri görüyoruz, dış ses ise güneş altında başakların nasıl da güzel savrulduğuyla ilgili bir şeyler söylüyor… 2014 tarihli bu ‘güya belgesel’de geçen şu ifadelere bakın lütfen; gitar ve nefesli bir çalgı -belki duduk- ile çalınan bir müzik eşliğinde okunan metnin her cümlesi ayrı bir muamma -parantez içindeki ifadeler bana ait-: “Artık tükenmekte olan köklü geleneklerin bu son izlerini görmek için zirvelere yaklaşmak gerekir (Önceki sahnelerle -tarla sahnesi, köprü sahnesi vd.- hiç alakası olmayan bir ifade olduğu için hangi ‘son izler’den söz ettiği anlaşılmıyor). Tunceli’nin Pülümür ilçesi Karagöl Yaylası işte böyle bir masalın içinde yaşar (Uysa da uymasa da her şeyi ‘masallaştırmak’ bu belgesel zihniyetinin en önemli unsurlarındandır). 2400 metre yüksekte, Munzur Dağları’nın bir köşesinde, renklerin grisine alışmış gözler için tabiatın her tonu sereserpe uzanır (Bu cümlede büyük olasılıkla şehirli insandan söz ediliyor. Ama nasıl bir anlam örgüsüyle? Renklerin grisine alışmamış gözler -köylüler- bu tonları göremiyor mu?) Anadolu insanının varlığına işleyen su, yaylanın üzerini görünmez bir örtü gibi kaplar(???)”

Bu müthiş şizoid algı bir süre sonra belgeseli yapanlardan onu izleyen kitlelere geçiyor, olay ve olgulara yaklaşım biçimlerini belli ölçülerde belirlemeye başlıyor -yukarıda sözünü ettiğim balıkçı belgeselini TRT dışından gençler yapmıştı mesela… Bu ülkede örneğin ‘şehit’ kavramına ve kullanılış biçimlerine, reel politikadaki akıldışı dönüşümlere, hastalıklı dinsel romantizme bakın, aynı etkinin izlerini göreceksiniz. Aksi takdirde koskoca ülke ‘Kasımpaşa’dan Saray’a sıçrayan diktatör’ filminin figüranı olmayı bu kadar kolay kabullenir miydi? Hayatı ‘film gibi’ ya da ‘masal tadında’ yaşamak böyle bir şey olsa gerek…