‘Allah’ diyen kamera!
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Tarihinin belli dönemlerinde neredeyse Bollywood kadar üretken olmasına rağmen Mısır sinemasında şaşırtıcı derecede az korku filmi var. 1945 tarihli tuhaf müzikal-komedi Faust uyarlaması Safir Jahannam’den (Cehennem Elçisi) başlayarak on tane bile korku filmi sayamıyoruz, sayabildiklerimiz de ilkiyle benzer özelliklere sahip, istemeden mizah unsuru olan yapımlar.

Bu ‘korkusuzluk’ kendi başına iyi ya da kötü bir şey değil tabii, ama sektörün bu kadar uzak durduğu bir türde 2007-2015 arası üç film yapılıyorsa Mısır sinemasında -Mısır’da!- bir şeyler oluyor demektir. Bu filmler Camp (Kamp, 2007), The Blue Elephant (Mavi Fil, 2014) ve Warda (Verda, 2015). İlki senaryosundan oyunculuğuna dek her yanı dökülen perişan bir Hollywood teen-slasher taklidi, ama diğer ikisi hem öykü akışı hem de teknik uygulama açısından belli bir standardı yakalamış filmler.

Warda’da cinlerin musallat olduğu Verda adlı bir genç kızın yaşadığı ve yaşattığı dehşeti ağabeyinin kamerasından izliyoruz. Neredeyse her hafta yeni bir ‘found/ed footage’ (bulunmuş/kurulmuş amatör kamera kayıtları) filminin üretildiği bir dönemde hiç de özgün bir tarz değil tabii, ama hiç değilse öyküsünü birçok Batılı benzerinden daha iyi anlatıyor.

The Blue Elephant ise, bir yandan sinema tarihine adını yazdıracak kadar müthiş halüsinasyon sahneleriyle, bir yandan da Kahire’de bir akıl hastanesi’nde geçen hikâyesiyle özel ilgiyi hak ediyor: Eşi ve çocuğunun ölümünden sonra 5 yıl toplumdan uzak yaşayan psikiyatrist Yahya Raşid, hocasının daveti üzerine Abbasiye Hastanesi’nde, korkunç cinayetler işlemiş tehlikeli akıl hastalarının tutulduğu 8 Batı koğuşunda çalışmaya başlar. İlk iş günü Yahya’nın karşısına psikopat bir hasta olarak okul yıllarından arkadaşı Şerif çıkar. Üniversitede ünlü bir öğrenci lideri olan Şerif karısını öldürme suçuyla oradadır, idam edilip edilmeyeceğine orada karar verilecektir ama hiç konuşmamaktadır. Yahya kendisi gibi psikiyatrist olan Şerif’in sessizliğini kırıp cinayeti aslında kimin/neyin işlediğini çözmeye çalışırken öykü korkutucu bir güç oyununa dönüşür.

The Blue Elephant’ı tümüyle metaforlar üzerinden okumak, böylece Mısır’ın son beş yıldır yaşadığı gelişmelerin gerilimli izlerini takip etmek mümkün -bir tımarhane olarak Mısır, aslında aynı yerden geliyor olmalarına rağmen iki ana karakterin önce simetrik sonra da asimetrik konumlanışı üzerinden gelişen iktidar savaşı vs. Ama filmin beni en çok etkileyen yanı tümüyle ‘dindışı’ olması... Kıskanılacak düzeyde seküler hayatların yaşandığı filmde, sıradan bir TC yurttaşının Mısır’da varolduğunu düşüneceği ‘dinsel durum’a dair tek bir kare bile yok! Hem de kötülüğün kaynağının İslam Eserleri Müzesi’nden çalınan bir kıyafet olmasına rağmen!

‘Dinsel durum’ dediğim şeyi biliyorsunuz: Yandaş medyanın çalışmaları ve meydanlarda RTE’nin dört parmağıyla sembolleşen Rabia olayları, Müslüman Kardeşler teşkilatı ile ilgili idam haberleri, Müslümanlara yapılan zulüm... Başka? Başka bir şey yok; “Cumhuriyetin ilk yıllarında camileri ahıra dönüştüren CHP” ile başlayıp “Kabataş’ta ‘benim başörtülü bacım’a saldıran üstü çıplak deri pantolonlu 60-70 kişi”ye kadar gelen dezenformatif iktidar medyası Mısır’ı bize böyle yansıtıyor işte: ‘Laikçi’ azınlığın zavallı Müslüman çoğunluğa zulmettiği bir ülke... Oysa Mısır din açısından çoktanrılı firavun hanedanları, Afrika Yahudiliği, Kıpti Hıristiyanlık gibi birçok dönem ve eğilimin mirasını taşıyan ve kesinlikle bu dinsel inanışların bir tekine bile indirgenemeyecek kadar derin ve zengin bir kültür beşiği...

Warda’da işler biraz daha ilginçleşiyor: Oldukça seküler bir hayat süren ağabeyin kamerasından gördüğümüz kadarıyla, cinlerin musallat olduğu Verda’nın yaşadığı evin duvarları dualar ve Allah’ın 99 isminin yazılı olduğu levhalarla dolup taşıyor, kızın başucunda sürekli Kuran okunuyor vs. ama bunların hiçbiri Verda’yı ve ailesini kurtaramıyor!

Yani anlayacağınız, sorun doğaüstüyle ilgili inanışlardan kaynaklanıyor ama çözüm konusunda doğaüstü hiçbir işe yaramıyor... Toplumsal bilinçdışına dair pek çok gösterge barındırdığı için seçtiğim bu korku filmleri bir yana, internetten ulaşabileceğiniz son dönem popüler Mısır sineması örneklerine bakılırsa Mısırlılar doğaüstüne ilişkin bu paradoksun farkında, ama bir perdeden kaç türban çıkacağının hesabını yapan siyasal İslamcı ‘Minyeli Abdullah mitolojisi’ yüzünden biz farkında değiliz. Bu da AKP Türkiyesinin doğal paradoksu...