Alp Selek'in kızı
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ
9 Şubat 2011 tarihinde İstanbul’da “eski DGM”, yeni “Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemesi”nde Pınar Selek’in duruşması vardı.
9 Şubat 2011 tarihinde İstanbul’da “eski DGM”, yeni “Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemesi”nde Pınar Selek’in duruşması vardı.

“Arkadaşımız, yoldaşımız, partilimiz Alp Selek’in kızı, Pınar Selek’in duruşmasında, Alp Abi’yi yalnız bırakmayalım” iletisini göndermiş arkadaşlar.

Böyle davalarda pek yalnız bırakılmamıştır sanıklarımız... Zira, eşyamızın tabiatıdır dayanışma!

Vurgu yapmak istediğim nokta, başlıkta var; Pınar Selek 13 yıl önce bizim için “abimiz, arkadaşımız, yoldaşımız” Alp Selek’in kızı idi.

İktidar Pınar Selek’e öyle bir “dava” yükledi ki... Ancak bu ağırlığa “sanık” dayanmasını bildi. Şair, üstüne konan bütün ağırlıklara dayanan masa için, “masa da masaymış” demiş ya, biz de Pınar Selek için “sanık da sanıkmış ha!” dedik. Sanık, bu dayanma ve mücadele sürecinde, Alp Selek’in kızı olmaktan öte, Pınar Selek olarak tarihte yerini aldı. Alp Abi de neredeyse, Pınar  Selek’in babası oldu! Güzel...

Yargılama sürecinde, bir hafta önce “Haberajans” sitesinde yazdığım “Hukuk ve Ahlak” başlıklı yazıda yer alan tipik uygulamalar yaşandı; polis “delil yarattı”. Yaratılan delillerle raporla oluşturulmaya çalışıldı.

Dava, Mısır Çarşısında on üç yıl önce yaşan bir patlama olayı. Emniyet olayın hemen başında “gaz  sıkışmasından dolayı patlama” olduğu yönünde çalışma yaptı. Fotoğraflar çekildi. Raporlar düzenlendi.

Zorlu bir yargılama süreci yaşandı. Dava sürdüğü için içeriğe ilişkin değerlendirme yapmak yasal açıdan olanaklı değil. Son duruşmada, avukatlar; Ayhan Erdoğan, B. Bayram Belen, Akın Atalay ve Alp Selek’in savunmaları bir kez daha gösterdi ki, savunma “hayat kurtarır”. Bir de, mahkemeyi Mısır çarşısına götüremeyen avukat Ayhan Erdoğan’ın, “Mısır çarşısını ve patlamayı” mahkeme salonuna getirmesinin altını çizmek gerek.

Peşpeşe düzenlenen raporlar, patlamanın bomba olmadığı, olay yerinde ve kalıntılarda bombaya ilişkin kimyasal bulunmadığı yönündeydi. Bu raporlar sanığı suçlamaya yeterli olmadıüı için olaydan yıllar sonra düzenlenen, tartışmalı bir raporda bomba olduğu yönünde görüş vardı. Ki, bu raporu hazırlayan Profesör, raporunda  böyle bir tespitte bulunmadığını, yakın zamanda medyada dile getirdi! Bunun anlamı, gerçekten de bomba denmiş olsaydı, bu açıklamayla birlikte delilin ve iddianamenin çökmesi gerekirdi... Ne var ki, hukuk kültürümüz, “genel kültürümüze” göre daha bir tartışmalıdır! Bu yüzden böylesi “çökmeler” pek yaşanmaz

Ancak, yargı inatçıdır.  Maddi gerçeği bulmayı değil, tuttuğu sanığı cezalandırmak ister. Yerel mahkeme, bu denli açık verileri gördükten sonra, beraat kararı verdi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi ise, dosya üzerinden incelediği delillerde, ilk üç rapordaki “bomba değil” tespitine inat, bir tane tartışmalı “bomba” raporunu tercih etti.

Dosya, 9. Ceza Dairesi’nin üstünde olan Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gitti. Orası da “bomba” ve “ceza” dedi...

Bu aşamadan sonra, dava yeniden ilk kararı veren mahkeme önüne geldi. Bu kadar “üst” bozmaya karşın, mahkeme gerçekten de “cesur” bir kararla ilk kararında direndi ve yeniden “beraat” kararı verdi.

Bu karara seviniyoruz... Oysa, bu davanın bu aşamaya gelmesi bile bir skandaldır. Bir kişiyi on üç yıl –şimdilik- boyunca sanık sandalyesinde, müebbet ağacının koyu gölgesinde oturtmak skandaldır.

Alp Selek ve kızı iki kişi. Pınar Selek ve babası; iki kişi...Toplarsak, eder dört kişi! O gün duruşma salonunun içinde ve dışında dörtten de fazlaydık. Bu hesapta iyi olan yan bu; yargısal baskı ve skandala karşın çoğalmak...

Haftanın dizesi; “bir şehrin ümitsaizliğini giyinmişim” ( Yeşim Ağaoğlu, Yitik Ülke)