Altın Portakal
HARUN TEKİN HARUN TEKİN
Bu konuda bugüne dek yazmadım, çünkü festivalde yarışan filmlerden biriyle organik bağım vardı...

Bu konuda bugüne dek yazmadım, çünkü festivalde yarışan filmlerden biriyle organik bağım vardı. “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” filminin müziklerini yapmıştım. Sansür tartışması başladığından beri elimden geldiğince bütün fikirleri dinlemeye, anlamaya çalıştım. Ama kendi fikrimi yazmak için festivalin sona ermesini bekledim.

Tartışmanın kesinlikle doğru bir düzlemde yapılamadığını düşünüyorum. Konuyla ilgili görüş bildirenlerin bir kısmının gerçekten neler yaşandığını tam olarak bilmediğini ve bir kısmının da olabilecek en konforlu pozisyonu alarak hareket ettiğini düşünüyorum. Belgesel ön jürisinden festival yönetimine, ilgili herkesin irili ufaklı hataları olduğunu da. Ama ben bugün başka bir zihniyeti ifşa etmek derdindeyim.

Öncelikle, festivale katılmamayı tercih edenlere saygı duyuyorum, önemli bir soruna dikkat çekmek adına sergilenen saygıdeğer bir tavırdır. Festivale katılanlara da saygı duyuyorum, bir alanı korumak ve sözünü içerden söylemek adına yine saygıdeğer bir tavırdır.

Ama katılanlara “sansürcü” muamelesi yapanlar için aynısını söyleyemem. Bu festivale, festivaldeki filmlere emek veren herkesi karalarken, sansür ve otosansür konusunu olabilecek en yüzeysel şekilde tartışıp tek derdi birilerine çamur atmak olanları ayıplıyorum.

Bugün Türkiye televizyonlarında gösterilen herhangi bir filmde, bir elinde silah bir elinde içki tutan adamın içkisi buzlanır, silah aynen görünür. Tepki gösterenlerin ne kadarı filmini böyle bir imkân doğduğunda televizyonlara satmaz, merak ederim.

Bugün ve onyıllardır Türkiye’de azınlık olmak zaten bir otosansür hikâyesidir; bunu hiç konu etmeden bir hafta boyunca koca bir sektörün bütün meselesini Reyan Tuvi’nin çözmesini beklemek nasıl bir kafadır, anlamış değilim.

Popüler Türkiye Sineması’yla film festivalleri arasındaki – neredeyse olmayan – ilişkiyi görmezden gelip sanki Altın Portakal sinemadan köşeyi dönenlerin ihya olduğu bir festivalmiş gibi bir hava yaratıp hele katılanları ödül parası yüzünden katılmakla itham edip belki de ilk filmini çekmek için evini satan ve zaten iflas edecek bir genç yönetmeni, çok taze bir acının ardından yaptığı işle saygı görerek biraz olsun yüzü gülecek bir genç müzisyeni, hayatında belki yüz kişiye bile hitap etme fırsatı bulamadığı halde bulduğu ilk şansı filmi ya da kendisi değil de barış üzerine cümle kurarak değerlendiren bir Kürt sinemacıyı rencide etmenin en hafif ifadeyle kabalık, hamlık ve hoyratlık olduğunu düşünüyorum. Bu sözüm, toptancı hakaretlerde bulunan herkesi kapsar.

Dahası, olayların gelişimine dair kulaktan dolma bilgilerle hareket edip kendisinden aslında hiç de daha az özgürlükçü olmayan nice insanı, geçmişlerine, sözlerine, eylemlerine ve çabalarına bakmadan harcamaya kalkanların öfkeleriyle ilgili aynaya bakmalarını öneriyorum.

Siz özgürlükçüsünüz, ama 90’ların en karanlık zamanında “Filler ve Çimen”i çeken Derviş Zaim, kimse “Kürt” kelimesini ağzına alamazken İstanbul Film Festivali’nin programında cesurca tutum alan Hülya Uçansu, Gezi dolayısıyla egemenlerin bitirmeye and içtiklerini sağır sultanın duyduğu Onur Ünlü, köyünden getirdiği çiçeği 30 yıldır yaşatmaya çalışan bir anneyi anlatan Erol Mintaş ve diğerleri sansürcü, öyle mi?

Doğru, festival keyifsizdi, kimsenin pek tadı yoktu, bir özür ya da bir istifa her şeyi halledebilecekti ama olmadı, kimi şöhretli egolar da “denge siyasetleri” ile herkesi zor durumda bıraktı belki. Ama biri hariç bütün ulusal yarışma filmlerinin yönetmenleri büyük bir dayanışma gösterdiler, yoğun bir mahalle baskısına karşı Türkiye Sineması’nın önemli bir alanını toptan kaybetmemek adına ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. Dileyen ortak bildirilerine göz atabilir.

Anlayabileceğiniz gibi, ben de oradaydım. Ve ödül töreninden organizasyona, belediye başkanının konuşmasından sunuma kadar bin tane şey söylenebilir ama, döndükten sonra gördüğüm şu cümleyi, bunun ve benzerlerinin arkasındaki mantığı, kolaycılığı, toptancılığı da konuşmamız lazım:

“Bugün Altın Portakal’da olan herkes tercihini yaptı. Sansüre alkış tutan sanatçı olmaz.” (Enver Aysever, Twitter).

Sevgili Enver. Bu yıl festivale katılan biri olarak, bu genellemeni, ithamını, dahası, pek çok insanı gerçek bir tartışmanın parçası olmaktan alıkoyan, özgürlükçülük kılığı kuşanmış bu baskıcı tavrı külliyen reddediyorum. Ordaydım, sansüre de alkış tutmadım; senin tarifine göre sanatçı olmadığıma sevineyim mi, üzüleyim mi, bilemedim. Ama bildiğim bir şey var ki, itirazın, eleştirinin, muhalefetin tek bir yolu yok. İçinde onaylamadığımız şeyler de yaşanan her yeri terk etseydik, elimizde hemen hiçbir şey kalmazdı.

Mesela, sen bir süredir BirGün’de yazıyorsun diye benim yazmayı bırakmam mı lazım?

Ya da, senin deyiminle “sansüre alkış tutan” biriyle aynı gazetede yazmak sana yakışır mı?