Altmışında bir genç: Avrupa Birliği
02.04.2017 09:15 BİRGÜN PAZAR
Roma toplantısında vurgulanan noktalar, AB bürokratlarının ve ülke liderlerinin ayrıştırıcı söylemleri bir kenara bıraktıklarını ve dayanışma, birlik ve uyum çağrısında bulunmaya başladıklarını gösteriyor

EBRU ECE ÖZBEY
ODTÜ, Araştırma Görevlisi

Avrupa Birliği (AB) kurumlarından ve 27 üye ülkeden liderler, geçtiğimiz hafta Roma’da bir araya gelerek 60 yıl önce Birlik’in temelini atan Roma Antlaşması’nı tekrar imzalayıp bir anlamda bu eşsiz ortaklığa olan bağlılıklarını yinelediler. Ne yazık ki bu “doğum günü partisi”nde bir burukluk vardı: Yapılan açıklamalarda bir kutlama havası değil mesaj kaygısı seziliyordu. Birleşik Krallık Başbakanı Theresa May ortalarda görünmüyordu. Papa Francesco’nun yaptığı uyarılar ve eleştiriler ise tarihin en karanlık tebrik konuşmalarından biri olabilirdi. Hal böyle olunca, bu özel günde AB’nin şu anda bulunduğu noktaya ilişkin özel bir durum muhakemesi yapmak şart oldu.

Avrupa Birliği, geçtiğimiz on yılı birbiri ardına gelen siyasi, iktisadi ve toplumsal krizlerle yüzleşerek geçirdi. Birlik’in ulusüstü yönetiminin 2008’de patlak veren ve etkisi halen devam eden Euro Krizi, 2011’den bu yana devam eden Suriyeli mülteci akınları, Kırım’ın işgali, artan terör olayları gibi birbirinden çetin sınavların her birini başarıyla verdiğini söylemek ise bu süreçte pek mümkün olmadı.

Ulusal düzeyde kötüye giden şartların iktidarın yetersizliğinin bir sonucu olarak görülmesi gibi, Avrupa’da başarısız olan (veya öyle görülen) her politikanın faturası da erk sahibi AB’ye kesildi. Kamuoyundaki bu hoşnutsuzluk en çok, mevcut iktidarlarla birlikte AB’yi de hedef tahtasına koyan, bu aktörlere karşı sokaktaki sıradan insanın iyiliğini ve yararını gözettiğini iddia eden, her alanda egemenliği “geri alma” çağrısında bulunan radikal popülist siyasi partilere yaradı.

Yalnızca son üç yılda şahit olduğumuz gelişmeleri gelin şöyle bir düşünelim: 2014 Avrupa Parlamentosu Seçimleri’nde ana akım partiler açık bir şekilde hezimete uğradı. Bunu takiben Macaristan’da, Yunanistan’da ve Britanya’da yapılan halk oylamalarının her birinde AB aleyhine kararlar alındı. Üye ülkelerde yapılan genel seçimlerin hemen hepsinde radikal popülist partiler oylarını ve parlamentolardaki koltuk sayılarını arttırdı. Tüm bu örnekler, Avrupa kamuoyunda -ülkeden ülkede değişen düzeylerde de olsa- kronik hale gelmiş Avrupa şüpheciliğinin artık hem ulusal düzeyde hem de Avrupa düzeyinde partiler arası rekabette önemli bir unsur haline geldiğini göstermekte. Dahası, bu gelişmelerden, bütünleşme konusunda gösterilen olumsuz tutumların giderek artan seçmen desteğiyle ödüllendirildiği sonucu da rahatlıkla çıkartılabilmekte.

Bu noktada, varoluş amaçları aldıkları oyları artırmak ve güç elde etmek olan siyasi partilerin bu eğilimi kendi lehlerine kullanmak isteyeceklerini, yani ana akım ya da radikal fark etmeksizin tüm partilerin Avrupa bütünleşmesine yönelik olumsuz tutumlarını ve söylemlerini artıracaklarını farz etmek mümkündür –ki yakın geçmişteki örnekler bunu doğrulamaktadır. Öte yandan, resmi olarak AB’yle ilişkileri yürüten hükümetlerde yer alan partiler ile onlara muhalefet eden diğer partilerin odaklandıkları noktalar, kullandıkları dil ve hatalardan sorumlu tuttukları aktörler farklı olacaktır. Yine de, hemen her politikacının AB’yi karşısına aldığı bir ortamda, kaçınılmaz olarak akla şu soru gelmektedir: Bu ortamda AB’nin bir geleceği var mıdır?

Bu soru etrafında dönen tartışmaların, yapılan analizlerin ve sunulan iddiaların çoğu karamsar olma eğiliminde. Pek çok akademisyen, fikir insanı ve yorumcu AB’nin varoluşsal bir kriz yaşadığını, Birlik’in politikalarının açmaza girdiğini ve Brexit’in, Birlik’in küçülmesine ve hatta dağılmasına gidebilecek sürecin ilk adımı olabileceğini iddia etmekte.

AB’nin zor zamanlardan geçtiği bir gerçek. Ancak bu durum yalnızca AB’ye özgü değil. Yukarıda sıralanan krizlerin hepsi, Birlik üyesi olmayan ülkeleri de etkileyen gelişmeler. Avrupa kıtasında birbirinden bağımsız 27 ulus devletin her birinin kendi adına karar verebildiği bir senaryoda, Avrupa vatandaşlarının bugünkü durumlarını arayıp aramayacakları sorusunun bir cevabı yok. Ancak bölgedeki diğer ülkelerin AB’den daha iyi durumda olmamasının cevaba dair bir ipucu verdiğini söylemek mümkün.

Tüm bunların yanında, Avrupa bütünleşmesinin başından beri iniş çıkışlarla dolu olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bu iniş çıkışlar zamanında sıradan vatandaşlardan aldıkları izinle (“seçmeli uzlaşı” ile) süreci yürütmekte olan karar vericilerin muhasebelerine dayanıyorken, günümüzde kamuoyunun verdiği desteğin rolünü göz ardı etmek mümkün değil. AB bürokratları, üye ülke liderleri, medya temsilcileri ve hatta akademisyenler alternatif partilerin, söylemlerin ve politikaların destek görmesine aceleci tepkiler verirken bu gerçeği unutmuşa benziyor çünkü Avrupa bütünleşmesi konusu artık yalnızca partiler, devletler ya da AB kurumları arasında konuşulup tartışılmıyor: Seçmenler de artık aktif olarak sürecin içinde bulunuyor.

Yükselişe geçen radikal popülist partilerin mevcut düzenle (establishment) ilgili sıklıkla yalana başvurdukları, toplumdaki en ufak huzursuzluğu ve endişeyi kullanmak için yol aradıkları ve kimi zaman yabancı düşmanlığına, homofobiye ve cinsiyetçiliğe varan bir dil kullandıkları doğru. Ancak bu partilerin yukarıda sıralanan aktörler tarafından siyasi arenanın cüzzamlıları ilan edilmesi, bir şakaymış gibi muamele görmesi onları destekleyen (ve muhtemelen bir önceki oylamada ana akım partilere oy veren) seçmenleri küstüren, dışlayan ve daha çok öfkelendiren bir hamleydi. Çünkü bu partilerin sunduğu tek şey yalan, hile ve karmaşa değil. Aksine, bu partilerin programlarında ve seçim manifestolarında AB’nin işleyişine yönelik oldukça makul eleştirilere rastlamak mümkün. Zaten seçmenlerin ana akım partileri desteklerken rasyonel davranması, radikal popülist partilere gelince ise manipüle edilebilir, aklı zayıf bireyler olması çok da akla yatkın değil. Bunun yerine vatandaşların oy verirken kendi gündemlerindeki konulara odaklanan ve bu konularda (doğru ya da yanlış) çözümler sunmaya çalışan partileri mevcut problemlere gözünü kapayan ve her şeyin yolunda olduğu izlenimini vermeye çalışanlara tercih etmesi daha makul görünmektedir. Zira böyle bir motivasyon hem radikal hem de ana akım partiler için kurulan denklemleri doğrulayacaktır.

Vatandaşların etraflarında olup bitenlerin farkında olduğunu varsaymak AB’nin geleceği için daha olumlu bir tablo çizmemize olanak sağlıyor. Avrupa kıtasının geneli son yetmiş yıldır barış içinde yaşıyor. Bunun altmış yılında (Hatta 1951 Paris Antlaşması’na kadar gidersek bu süre daha da uzar.) AB oradaydı. Avrupa vatandaşları Birlik’in karmaşık yapısına dair özel bilgilere haiz olmasa da AB’den gelen fonların büyüklüğünün, serbest dolaşımın getirdiği faydaların, gümrük vergisi olmadan ticaret yapmanın sunduğu avantajların farkında; AB’nin desteklediği barış, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi prensiplerin ulus devlette aynı şekilde önem görmeyeceğini biliyor; ve en önemlisi uluslararası arenada AB üye ülkelerinin bir arada elinde tuttuğu ekonomik, siyasi ve sosyal güce yalnız başına hiçbirinin sahip olamayacağını kestiriyor.

Brexit, AB’nin dağılma zincirinin ilk halkası olarak yorumlanabilir(1). Diğer taraftan, Birleşik Krallık’ın düştüğü dezavantajlı durum (2) Avrupalılar için bir uyarı niteliği de taşıyabilir. Ne de olsa Brexit kadar havalı olmasa da tartışılan bir başka kısaltma daha var: Bregret. İngilizce Britanya anlamına gelen Britain ve pişmanlık anlamına gelen Regret sözcüklerinin birleşiminden oluşan bu ifade, halk oylamasının hemen ardından ayrılma yönünde oy vermekten duyulan üzüntü ve pişmanlık halini ifade ediyor. Ayrılma sürecini yakından izleyen Avrupalıların AB’ye ilişkin fikirlerini kendileri için çok geç olmadan bir kez daha tartmaları için bundan daha iyi bir uyarı olabilir mi?

Bu perspektiften yeniden değerlendirilebilecek bir diğer gelişme de ABD’deki başkanlık seçimleri. AB’nin uzun dönemli müttefiki ABD’de başa gelen popülist lider Donald Trump, ana akım liderlere karşı oldukça mesafeli davranırken Nigel Farage, Victor Orban gibi politikacılarla yakın görüntüler vermekten, hatta kendisine “Bay Brexit” adını takmaktan çekinmiyor. AB’nin dağılma sürecinin çoktan başladığını iddia etmekten kaçınmayan Trump’ın Avrupa kıtasındaki şüpheciliğe körüklemesi bir ihtimal. Buna karşın Avrupalıların başa gelen popülist bir liderin beraberinde ne gibi değişiklikler getirdiğini birinci elden ABD örneğinde izlemesi ters bir etki de yaratabilir.

Buradaki kritik nokta, AB cephesinin takınacağı tutum olacaktır. Avrupa Birliği aslında üyelerinden bağımsız, kendi kendine yol çizen bir oluşum değildir. Birlik’in bundan sonra nasıl şekilleneceği 27 ülkeden karar vericilerle birlikte Avrupa kamuoyunun istekleriyle ve talepleriyle belirlenecektir. Bunu yaparken dikkat edilmesi gereken iki nokta vardır. Öncelikle Birlik’teki her toplum, kendisine özgü tarihsel ve kültürel sebeplerden dolayı spesifik bir AB algısına sahiptir. Dolayısıyla bu işbirliğinden beklenenler ve bu işbirliği uğruna feda etmeye razı olunanlar her toplum için ayrıdır. Ancak bu da tek başına yeterli değildir. Bu toplumlar da çeşitli amaçlar ve hedefler etrafında kümelenmiş, AB’i farklı şekillerde gören daha küçük gruplardan oluşmaktadır. Tüm bu grupları tavizler vererek ulusüstü bir çatı altında muhtelif konularda uzlaşmaya varmaya ikna etmek zor bir iştir. Tartışması tehlikeli konular gündeme gelince, öncekilerden daha farklı düşünen bir grup işin içine girince, verilecek tavizler büyüyünce bu iş daha da zorlaşmaktadır. Öte yandan AB bunu zamanında yapmıştır, halen yapmaktadır ve muhtemelen yakın gelecekte de yapacaktır.

AB, kimi grupları izlediği balıkçılık ya da tarım politikalarıyla, kimi grupları mültecilere açtığı sınırlarıyla öfkelendirmiştir. Bazen AB hukukunun ulusal hukuka üstün olması, bazen sunulan kurtarma paketlerinde sunulan şartlar, bazen ise Birlik bütçesine her üyenin farklı oranlarda katkı yapması bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Tüm bunların ötesinde AB, hem sağ hem sol görüşten partiler tarafından küreselleşmenin ve neoliberalizmin baş savunucusu olarak görülmüş, uyguladığı politikalarla artan gelir eşitsizliğinin, kısıtlanan sosyal yardımların, kalabalıklaşan iş gücü piyasasının müsebbibi addedilmiştir. AB’nin politikalarının üye ülke iktidarlarınınkinden ne denli bağımsız olduğu ya da yaratılan tahribatın yükünün kimler tarafından ve nasıl paylaşılması gerektiği tartışmaya açıktır ancak kesin olan bir şey vardır: AB politikaları açılacak yeni sayfada köklü değişikliklerden geçmiş olmalıdır.

Roma toplantısında vurgulanan noktalar, AB bürokratlarının ve ülke liderlerinin ayrıştırıcı söylemleri bir kenara bıraktıklarını ve dayanışma, birlik ve uyum çağrısında bulunmaya başladıklarını gösteriyor. Yakın zamanda AB kurumlarının Birlik’in geleceğine ilişkin senaryolar üzerine yaptıkları çalışmalar da AB’nin kendisine yöneltilen eleştirileri görmezden gelmek yerine dikkate almaya başladığının delili. AB, son yıllarda izlediği stratejilerin bütünüyle doğru olmadığının farkında, bu sürecin aşılabilmesi için çaba harcamaya hazır ve Birlik’in geçireceği dönüşüm için planlar yapmaya başladı.

Kısa bir süre önce AB aleyhine görünen ibre, birkaç beklenmedik gelişmeyle yeniden olumluya dönmüşe benziyor. Avrupa kamuoyunun da kendisine yaklaşan AB’ye doğru adımlar atmaya başladığını söylemek mümkün. Zira Hollanda’da bu ay yapılan seçimlerde Geert Wilders liderliğindeki radikal-sağ Özgürlük Partisi’nin Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi karşısında ikinci olması, Fransa’da yapılan son anketlerde Marine Le Pen’in partisi Ulusal Cephe’nin gerilere düşmesi, Almanya’daki rekabetin ağırlıklı olarak Hristiyan demokratlar ve sosyal demokratlar arasında geçiyor olması seçmen desteğinin çok yavaş da olsa radikal partilerden uzaklaştığını gösteriyor (3). Sonuç olarak Avrupa Birliği, kendisini ömrünü tamamlamış, görevini yerine getirmiş ve çökmekte olan bir ihtiyara benzetenleri haksız çıkartarak belki tek bir yapı belki bir yapılar bütünü olarak, belki daha derin bir işbirliğiyle belki daha gevşek bağlarla uzunca yıllar ayakta kalacağa benziyor.

Dipnotlar:

1. Nitekim Brexit kararının hemen ardından 2017 yılında seçime gidecek olan Hollanda ve Fransa için Nexit (İngilizce Hollanda ve çıkış kelimelerinin birleşimi) ve Frexit (İngilizce Franse ve çıkış kelimelerinin birleşimi) spekülasyonları başlamıştır.

2. Müzakere detayları henüz belli olmasa da ayrılmanın, Birleşik Krallık’ta büyümeyi zayıflatacağı, iş yaratma hızını düşüreceği ve kamu borcunu arttıracağı öngörülüyor. Ayrıca Birleşik Krallık’ın 2020 yılına kadar planlanmış olan AB bütçesine dair taahhütlerini yerine getirmesi ve yaklaşık 50 milyar Euro ödemesi bekleniyor.

3. Burada iddia edilen, bu partilere olan desteğin bundan sonra giderek düşeceği değildir. Aksine, söz konusu partilerin halen ciddi bir oy oranı/potansiyeli vardır. Diğer yandan, anketler ve seçim sonuçları arasındaki uyuşmazlıklar ya da yaklaşmakta olan seçimlere yönelik anket sonuçlarındaki hızlı değişimler, seçmenlerin en azından bir kısmının fikirlerini değiştirmeye açık olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bu değişikliğin AB’yi içine alan mevcut düzen lehine olması da seçmenin Avrupa bütünleşmesine dair olumsuz tutumunu bir kenara bıraktığı anlamına gelebilir. Ancak bu yalnızca bir tahmindir ve akademik bir çalışmayla test edilmesi gerekmektedir.