alpertasbeyoglu

Altyapı, üstyapı, inşaat: Libya ve gayrisafi milli çıkarlarımız

Mısır ve Tunus’ta diktatörlerin şutlanmasını takiben, Libya’daki totaliter rejim de popüler bir ayaklanmayla devrilmek üzere. “Adına yaraşır olması için özgürlük ve onurun söke söke alınması gerekir” diye yazmıştı Jean Améry. Sürecin aşağıdan, halk tarafından görünen hali burjuva siyasetinin pek umurunda gözükmüyor. Bizde hemen “Ortadoğu liderliği iyice elimize geçecek mi”, “Türkiye yeni Arap demokrasilerine model olur mu”, vs. diye üfüren stratejikdüşünceciler (daha doğrusu, meseleleri yarım yamalak düşünülmüş bırakan doksozoflar) laternanın kolunu çevirmeye başladılar. Çaldıkları, boktan, bayağı bir ezgi. (Onun yerine Mısırlı muhalif hiphop grubu Arabian Knightz’tan “Ayaklan!” diye bir şarkı dinliyorum şimdi.)

Libya’da olup bitenin bizim muktedirlerin demokrasi ufkunun pespayeliğini bir kez daha gözler önüne serdiği fikrindeyim. Bu konuda Erbakan yıllarını falan hatırlatıp salt AKP muhafazakârlığını, özellikle 2008’den beri hükümetin geliştirdiği Kaddafi dostluğunun kültürel/dinî içerimlerini hedef tahtasına yerleştirmenin bir anlamı yok. Her bir halttan dinci-laikçi kültür savaşına pâye çıkarmaya iyi alıştık. (Nitekim CHP “Kaddafi’yi kınamadın kınasana” oyunu oynuyor, AKP “en süperinden kurtarma operasyonu yaptım, al” oyunu.)

Ben derim ki, paranın kokusunu takip etmek yetiyor. 2002’den bu yana, girişimcinin dindarı da seküleri de “fırsatlar ülkesi Libya” için yanıp tutuşmuş. Tahkim edilmiş politik-ekonomik mevziler, hükümetin Libya’daki dönüşüme yönelik diplomatik oyun alanını sınırlıyor haliyle. Hatırlayın: Libya-Türkiye ekonomik ilişkilerinin bu kadar güçlü olmadığı bir tarihte, askeri müdahaleden 1 yıl sonra, 22 Şubat 1998’de Bülent Arınç, Erbakan’ın yanlış politikalarını eleştirirken Kaddafi’den “megaloman bir piskopat” diye bahsetmişti. 11 yıl sonra, azıcık vülgerleşelim, altyapı üstyapıyı değiştirdi: Arınç, diktatörlüğün “40. Zafer Yılı”nı kutlamak üzere Kaddafi’nin çadırında ağırlandı. Sınıf mümessilliği ağır iş.

O dönemeçte işler yolunda: Türkiye ekonomisinde Libya petrolü Rusya’nınki ile ikame edilince toplam ithalat 2006’da 2.3 milyar dolardan 2007’de 400 milyon dolara düşüyor ve o seviyede kalıyor. Toplam ihracat ise coşuyor: 2006’da 490 milyon, 2007’de 643 milyon dolar iken; 2008’de 1 milyar, 2009’da 1.8 milyar, 2010’da  1.93 milyar doları buluyor. Tıkır tıkır.

Peki, çıkarlarının yüce devletimizce eşit bir şekilde kollandığı sürekli bildirilen “25 bin yurttaşımız” Libya’da nasıl ekmek yiyor? Öncelikle, azınlık bir kısmı çoğunluğundan daha çok ve kaliteli ekmek yiyor tabii. Ama olsun, akmaz, damlar! Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun Mart 2010 “Libya Ülke Bülteni”ne göre, 2009’da Libya’ya ihracatın yarıdan fazlasını inşaat sektörü ilişkili kalemler kaplıyor: Demir ve çelik (% 19.9); plastik eşya (% 10.8); kazan (% 9.7); mobilya, aydınlatma, prefabrik yapı (% 4.9); toprak, alçı, çimento (% 3.7); alçı, çimento, mika maddelerden eşya (% 2.6), alüminyum (% 2.1). Sadece 2010 yılında, Türk şirketleri Libya’da toplam sözleşme değeri 2.6 milyar doları bulan inşaat projeleri üstlenmişler.

Türkiye’de inşaat sermayesi, tarihsel olarak, kapitalistlerin siyaset alanıyla ilişkilerinde önemli simsarlık mevzileri tutmuştur. Libya, Rusya kadar olmasa da, inşaat girişimcilerinin hükümetle ilişki örüntülerini sağlamlaştıran bir mecra. (Bu ilişki örüntüleri hakkında bir fikir vermesi açısından, Libya dışından, Türkiye’den bir örneği hatırlayabiliriz. 2007’de 3 milyar dolarlık Zeytinburnu Limanı ihalesini kazanan 3 ortaktan biri, Erkan İnşaat patronu Mehmet Emin Erkan’dı, Rizeli, Başbakan’ın İHL’den okul arkadaşı, Unakıtan’ın oğlunun komşusu. Finansmanı sağlayan, Rusya’daki işleriyle dünya devlerinden biri haline gelen Rönesans İnşaat’ın patronu, Malatyalı Erman Ilıcak. Başbakan’a jest olarak İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin inşaatını üstlenmişti 2009’da. 17 Şubat’ta Milliyet’ten Serpil Yılmaz’a şöyle konuşmuş: “Libya lideri Kaddafi ülkesinde ulusal bağımsızlık kahramanı gibi görülüyor, seviliyor. Zaten tüm ekonomi devletin elinde, o nedenle bir servet transferi yok. Risk görmüyorum.”)

Alanın ENKA, Rönesans İnşaat gibi uluslararası çapta güçlü oyuncuları, bakanlıklar nezdindeki nüfuzlarına bakarsak, TÜSİAD’ın mesafeli ama etkin pragmatizmine daha yakınlar. Önemli arabuluculuk konumlarından birini işgal eden Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) Başkanı Erdal Eren (Göçay A.Ş.) gibi aktörler (Nurol, GÜRİŞ gibi Libya’da önemli bir iş hacmi olan ikincil büyüklükte şirketleri de burada görebiliriz), siyaseten AKP’yle daha yakından çalışıyorlar. (Eren’in milletvekili olma ihtimali konuşuluyordu 2007’de.) Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, sadece 2010 içinde en az 4 kere Libya’ya gitmiş, gezilerinde yer yer TMB yöneticileri, Türkiye İhracatçılar Meclisi ve Türkiye İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası yetkilileri de hazır bulunmuş.

Eylül 2010’daki bir haberden, Libya’da pastanın en büyükler, büyükler ve diğerleri arasında nasıl bölüşüldüğünü daha iyi anlayabiliyoruz: Bu tarihte Rönesans İnşaat, Tripoli’de Kuzey Afrika’nın en büyük AVM’sinin (“Zümrüt”) inşaatına başladı. Zümrüt’ün 2011 sonunda bitmesi bekleniyor. (Libya halkı devrim, işgal, şantiye yağmalama falan işgüzarlık yapmazsa!) İnşaat başladığında TUSKON, MÜSİAD ve TÜSİAD bağlantılı 70 şirket, AVM’de yerlerini ayırtmıştı bile. Erman Ilıcak, inşaatta 2000 işçinin çalışacağını gururla açıklarken, “Başbakan’ın Libya lideri Kaddafi ile kurduğu dostluğun işadamlarının önünü açtığına” da dikkat çekmeyi ihmal etmiyordu.

İnşaatlarda çalışan hizmet ve kol işçilerine de lezzetli kırıntılar düşüyor elbet. Ancak, zavallı işadamlarının karşılaştığı zorlukları da hesaba katmalıyız. Türkiye’den işçi getirtip çalıştırmak, bir taraftan daha vasıflı işgücü satın alabilmek demek, ama maliyetli: “Türk müteahhitlik firmalarının Libya’da üstlendiği projelerde Türk işçisi istihdam etme maliyeti oldukça yüksektir. Uzakdoğudan aylık 250-400 dolara getirilen işgücü ile kıyaslandığında, Türk işçi çalıştırmanın maliyeti işveren için çok yüksek olmaktadır. Bu durum Libya’da iş yapmak isteyen firmalarımızın rekabet güçlerine zarar vermektedir” (Libya Büyükelçiliği Trablus Ticaret Müşavirliği 2010 raporundan). Çaresi bulunur: “Libya’da inşaat işlerinde kar marjı, genellikle yüzde 20-25 düzeyinde gerçekleşmektedir. Mazotun ve elektriğin çok ucuz olmasının yanısıra işgücü de nisbeten daha ucuzdur. Zira asgari ücretin zaten ülkemizdekinin yarısı düzeyinde olduğu ülkede, inşaat işçileri genellikle Mısır, Çad, Sudan gibi komşu ülkelerden gelen ve sigortasız olarak aylık 100 -150 Dolar ücretlerle çalışmaya razı olan insanlar arasından kolaylıkla temin edilmektedir” (patronturk.com’daki bir analizden).

Aslında Fehmi Koru, 23 Şubat’taki Zaman yazısında (“Ülkenin Hayrına Olan ve Olmayan”) hükümetin ulusal çıkarlarımızı kollamak uğruna neden Kaddafi’nin encâmı hakkında o yolumuzu aydınlatan ileri-demokratik söylemini devreye sokmadığını çok berrak bir bilinçle açıkladı. Libya konusunda AKP’yi sıkıştıranlar, milli çıkarlarımıza kör kalıyorlardı: “Başbakan Erdoğan’ın -kendinden önceki hemen bütün başbakanların da yaptığı gibi- bir vesileyle Libya’ya yolunu düşürmesinin ikili ticari ilişkileri biraz daha ileriye götürmek yanında Türk şirketlerinin birikmiş istihkaklarının ödenmesini sağlama amaçlı olduğunun farkında değiller…”

“Milli çıkar”, “ülkenin hayrı” gibi laflar duyduğunuzda tek kaşınızı kaldırın, yüzünüzü tiksintiyle buruşturun. Bir: bahsedilen çıkar, saf bir mahiyette; kaynaşmış, necip Türk milletine ait olamaz. Gayrisafidir. Çetrefillidir, çünkü iki: “milli” diye ilmeklenip boğazımıza bağlanan ip, şu “Libya’daki iktisadi çıkarlarımız” öyküsü özelinde kalalım, inşaat sermayesinin ve müşterisi olduğu ve hizmet verdiği diğer sektörlerin emniyet ipidir. Diktatör ezerek istikrar sağladığı sürece, ip görece gevşek kaldı. (Arada Türkiyeli emekçi, daha ucuz Çadlı veya Bengal emekçiye tercih edildi belki, olur o kadar.) Derken geçen ayın ortasında biz Tunus’a odaklanmışken yoksul Libyalılar yeni bitirilmiş, inşaat halinde konutları işgal etmeye başladılar, sektörümüz huysuzlandı ufaktan.

Ev ödevi: Devletinden tiksinmiş, onun gücünün sembollerini yıkmaya girişen Bengazili taksi şoföründen mi yanasınız; “sigorta bu ay yattı mı ki” endişesiyle Tripoli’de iş merkezi inşaatında duvar ustalığı yaparken, apar topar feribota binmek zorunda kalan Erzincanlı inşaat işçisinden mi yanasınız; İstanbul merkezli şirketin haftaya yarı ücretle sigortasız işe alacağı Sudanlı göçmenden mi yanasınız?

BİZİ TAKİP EDİN

359,916BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,086,757TakipçiTakip Et
7,818AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL