Amerikan emperyalizminin gücü?
KORKUT BORATAV KORKUT BORATAV
ABD Suriye’de vahim bir insani trajedinin yaratıcısı, suçlusu olmuştur; ama sürekli değişen, tutarsız hedeflerinden hiçbirini gerçekleştirememiştir. Beş yılın sonunda Suriye’de kararsız, tamamen dağılmış durumdadır

Immanuel Wallerstein, on beş günde bir “dünyanın hali” üzerinde bir yorum (“Commentary”) kaleme alır; internette dağıtır. 411 sayılı ve 15 Ekim 2015 tarihli iletisi, “Obama’nın Orta Doğu’daki İmkânsız Seçenekleri” başlığını taşıyordu ve ABD’nin bu bölge politikalarındaki tutarsızlıkları, açmazları eleştiriyordu.

Bu bilge sosyal bilimci, Obama’nın Suriye’deki hedeflerinin tutarsız, imkânlarının sınırlı, sonuçlarının ise tahripkâr olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenlerle “ABD’nin Suriye’de liderliğini kabul eden kimse kalmamıştır”. Türkiye, Britanya, Fransa ve İsrail (yani geleneksel müttefikler) ile ABD’nin uyuşmazlıklarının dökümü, bu yargıyı desteklemektedir.

Wallerstein benzer bir bilançoyu ABD yönetiminin İran, Afganistan, Filistin/İsrail politikaları için de çıkarıyor ve yorumunu şu teşhisle noktalıyor: “ABD bu parçalanmış bölgede hegemonik bir güç olmak bir yana, en güçlü aktör dahi değildir. Bu durumu kabul etmedikçe tüm dünya için bir tehdit olmaktadır.

Amerika’nın bölgesel güç kaybı, etkisizliği Orta Doğu ile sınırlı mıdır? ABD liderliğini reddeden solcu iktidarların yaygınlaştığı Latin Amerika ve Çin’in önlenemeyen yükselişi karşısında Asya için de benzer teşhisler geçerli değil midir?

Yine de Orta Doğu vurgulaması bizim için öncelik taşır. Geçen yüzyılın son çeyreğinde Türkiye için Avrupa’da, örneğin Yunanistan, İspanya, Portekiz’de olup bitenler önemliydi. AKP iktidarı sayesinde bir Orta Doğu ülkesi olduk. Örneğin 10 Ekim Ankara katliamından önce dahi Suriye ile iç içe yaşıyorduk. Wallerstein’in “bugün ABD Suriye’de etkisiz ve çaresizdir” teşhisini tartışmak şimdi daha da önem kazandı.

“Suriye’de Amerikan parmağı” konusunu (ve uzantılarını) Türkiye’de günü gününe, benden daha yoğun, yakından izleyenler, yazanlar var. Ben de, bildiklerimle, öğrendiklerimle bugün aynı kervana kuşbakışı bir gezintiyle katılacağım.
Amerika’nın Suriye’deki marifetlerini dört aşamada gözden geçireceğim.

(1) Libya senaryosu gündemde: Uygulanamıyor
Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinden sonra Demokrat Parti’nin “şahin kanadı” (Dışişleri Bakanı Clinton çevresi) ile ABD’deki etkili Musevi lobisi Suriye’de ABD güdümünde bir “rejim değişikliği”ni gündeme getirdi. Esad, İsrail’i silahlı yenilgiye uğratan tek Arap gücü olan Lübnan Hizbullahı’nı destekliyordu; bu nedenle devrilmesi gerekiyordu. Pratik yöntem, Libya’daki gibi “uçuşa yasak bir alan ile Bingazi benzeri bir tampon bölgenin oluşturulması” idi. ABD hava gücü ile bazı müttefiklerin (Türkiye’nin?) kara desteği rejim değişikliğinin ilk aşaması olacaktı.
Ne var ki, Libya’da “uçuşa yasak bölge” uygulaması ve askeri müdahale BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararıyla başlatılmıştı. O karara çekimser kalan Rusya ve Çin, Suriye’de aynı tuzağa düşmediler ve benzer bir operasyona Birleşmiş Milletler kılıfı sağlanmasını engellediler.
Obama, Suriye’de rejim değişikliğini benimsemişti; ama Bush’un uyguladığı, “çıkarlarımız tehdit edilirse Birleşmiş Milletler’i umursamayız” çizgisi ile değil… Algılamıştı ki Amerikalılar Orta Doğu’da telef olmak istemiyorlar ve bu yöntemler Irak ve Afganistan’da tamamen iflas etmiştir.
Suriye gibi küçük bir ülkede “rejim değişikliği”ni hedefleyen Amerikan emperyalizminin hareket serbestliği bu ilk aşamada dahi kısıtlanmaktaydı.

(2) Muhalifleri silahlandıran bir “renkli devrim”… Ama kimleri?
Bu durumda Obama yönetimi, “rejim değişikliğinin Batı destekli Suriyeliler tarafından ve silahlı ayaklanma yoluyla gerçekleştirilmesi” seçeneğini benimsedi. Suriye’yi kana boğan yıkım ve felaketler böylece başlatıldı.

Emperyalizmin parası ve silahıyla “demokrasi mücadelesi” yapmaya hevesli siyasetçiler için İstanbul’da Suriye Ulusal Konseyi, savaşçılar için (güya ılımlı) Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) bu amaçla oluşturuldu. İç çekişmeler, bölünmeler Konsey’i bir süre sonra etkisiz hale getirdi.

ÖSO’nun silahlı mücadelesi ise ABD desteğiyle başlatıldı. Örneğin Libya’da CIA veya Suudiler tarafından bedeli ödenen silahlar ve mühimmat Katar uçaklarıyla Esenboğa’ya, oradan da TIR’larla Suriye sınırına taşınıyordu.

Peki sonrası? Patrick Bahzad’ın kaleminden aktarıyorum: “Ocak 2012 ile Nisan 2013 arasında 4000 (dört bin) tonluk askeri malzeme isyancılara ulaştırıldı. Sınırda CIA yetkilileri seyirci kalmaktaydı; zira Amerikan operasyonu Türkiye ve Körfez istihbarat servislerinin taşeronluğuna devredilmişti. Türk, Katarlı ve Suudi istihbaratçılar, silahların ılımlı gruplara değil, İslamcılara, yani İhvan’ın yeni oluşan Suriye koluna veya giderek gözde hale gelen Selefi gruplara mı gideceğini tek tek belirleyebildiler.

Bahzad bu dönemde “Şii ve Alevi kâfirlere karşı Sünni cihat” tutkusuyla Türkiye’den Suriye’ye geçen mücahitlerin artışına da işaret ediyor. (Sic Temper Tyrannis, 18 Eylül 2015)

Amerikalılar başlangıçta ÖSO’nun içinde Selefi-Cihatçı grupların varlığını dert etmedi. Ne var ki, bunların en önemlisi olan Nusra Cephesi, Kasım 2012’de ÖSO’dan ayrılarak El Kaide’ye bağlılığını açıklayınca ABD tarafından terörist bir örgüt olarak ilan edildi.

Ancak, iş işten geçmişti. Sonraki aylar boyunca da Türkiye sınırından mücahit, silah, para serbestçe Suriye’ye aktı. Türkiye yetkilileri Nusra’ya hep yakın durdu. Suudiler ve Katar da ÖSO’dan kopan çeşitli cihatçı grupları desteklemeyi sürdürdü. ÖSO, diğer İslamcı örgütlere silah ve savaşçı aktaran bir konuma dönüştü; adım adım eridi.

Amerika’nın Orta Doğu’daki (biri NATO üyesi) üç müttefiki, Suriye savaşına kendi önceliklerini taşımaktaydılar ve ABD bunları kontrol edemiyordu.

(3) Amerikalıların eğittikleri, donatımlarıyla birlikte buharlaşıyor
2013 ortasında ABD eğit-donat politikasına geçti ve silah akımının “güvenilir” gruplarla sınırlanmasını hedefledi. Ne var ki, bir yıl sonra Nusra’dan ayrılan IŞİD, Musul’u, Suriye’nin geniş bölgelerini işgal etti. Amerikalılar da önce Irak’ta, sonra (Esad rejiminin örtülü onayı ile) Suriye’de IŞİD’e karşı hava saldırılarını başlatmak zorunda kaldı.
Eğit-donat programıyla Suriye’ye yollanan savaşçılar ise donatımları ile birlikte IŞİD’e veya Nusra’ya katıldı. ABD bütçesinden bu programa dağıtılan 100 milyon dolar böylece buharlaştı.
2015’e gelindiğinde ABD, Suriye’de sadece IŞİD’le savaşan güçleri destekleme kararı almıştı. Bu da, fiilen, PYD olmaktaydı.

(4) “İslamcı müttefikler” uslu durmuyor; Rusya sahneye çıkıyor
Obama yönetimi “rejim değiştirme” hedefini böylece fiilen askıya almış oldu. Ne var ki, Türkiye, Suudiler ve Katar, Esad’ı devirme hedefinde ısrar etti. Körfez parası, Nusra’dan türemiş veya onunla ile işbirliği yapan (Ahrar, Fetih Ordusu gibi) gruplara Türkiye sınırından kaynak akımını canlandırdı. Bu gruplar Nusra’nın öncülüğünde Mart 2015’te İdlib’i işgal etti; Hatay’dan Halep’e uzanan kesintisiz bir ikmal hattına kavuştu. Lazkiye üzerinden Esad rejimini çökertebilecek acil bir tehdit böylece oluştu.

Rusya, bu aşama sonrasında rejimi kurtarmak için savaşa katıldı. “Esad rejimine asıl tehdit Nusra’dan ve müttefiklerinden gelmekteydi; IŞİD’ten değil.” Rus uçaklarının ve Suriye, Hizbullah, İran birliklerinden oluşan “koalisyon güçlerinin önceliği Türkiye sınırını kapatarak silah ve ikmal akımını tez zamanda durdurmaktır.” (Bu konularda bk. Christina Lin, Asia Times, 11 Ekim; Mike Whitney, CounterPunch, 15 Ekim; Gareth Porter, Middle East Eye, 16 Ekim.)

Rusya’nın müdahalesi, Türkiye’nin “Suriye içinde uçuşa yasaklı güvenli bölge” önerisini geçersiz hale getirdiği için Obama’yı rahatlattı. Ancak öte yandan ABD yönetiminin şahin kanadı (örneğin eski CIA Başkanı General Petraeus) terör örgütü Nusra’yı aynı zamanda potansiyel bir müttefik olarak da görmektedir. Bu çevreler Rusları “niçin IŞİD değil de Esad muhalifleri bombalanıyor?” diye eleştirdi.

ABD Suriye’de vahim bir insani trajedinin yaratıcısı, suçlusu olmuştur; ama sürekli değişen, tutarsız hedeflerinden hiçbirini gerçekleştirememiştir. Beş yılın sonunda Suriye’de kararsız, tamamen dağılmış durumdadır. Kısacası Wallerstein haklıdır.

Bu nedenlerle 10 Ekim Ankara katliamında bu perişan haliyle Amerikan emperyalizminin parmağını aramak yanlıştır. Bu tür “dış odak arayışları”, asıl suçluları göz ardı eder.

Asıl suçlular, katliamı yapanlar, bağlı oldukları örgüt açık-seçik bellidir: IŞİD... Suça birinci derecede katılan ise, Suriye savaşının kışkırtıcılığını üstlenen; daha sonra cihatçı mücahitlerle başlayıp IŞİD’e uzanan her halkada yer almış, hepsine aktif katkı yapmış olan; sonuçlarını bilinçli olarak Türkiye’ye taşıyan AKP iktidarıdır.

Bu basit, açık-seçik olguları karmaşıklaştırmak fayda değil, zarar getirecektir.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız