Anayasal serüvende irade salınımları
12.03.2017 09:49 BİRGÜN PAZAR
İşte geldik bugüne... Köşk diye bir şey bile yok artık, saray devri yeniden başladı. Mekânını saray olarak belirleyen irade, şimdi, iradesinin mukim olduğu mekânından bile büyük iradeyi kendi üstüne geçirmek istiyor

Gökhan Atılgan

Türkiye’nin anayasa macerası, kendilerini farklı mekânlarda konumlandıran farklı iradeler arasındaki mücadelenin salınımından ibarettir, bir bakıma. Burada ‘bir bakıma’ koşulu önemlidir; zira anlamını, özel bir odaklanmaya ya da özel bir soyutlamaya işaret ederek kazanır. Anayasa metinlerini kerelerce soyutlamak mümkündür. Soyutlama, “çekip çıkarma”, “ayırma” anlamına gelir ve diyalektik düşünme için merkezî önemdedir. Sözgelimi Türkiye Cumhuriyeti anayasası toplumsal cinsiyet, toplumsal sınıf, etnisite, inanç, örgütlenme, muhalefet, mülkiyet, emek, sermaye gibi pek çok açıdan soyutlanabilir. Bu soyutlamaların her birinde anayasa metni özel bir odaklanmayla, ayrı bir ışık altında okunur. Bu türden soyutlamalara ‘konumlanma noktası soyutlamaları’ adı verilir. Anayasayı bir bütün olarak kabul edersek eğer, bu bütün her özel konumlanmada hem içerilir hem de değişik açılardan görülür. Bununla da kalınmaz, her konumlanma noktası bizi anayasanın içine gömülü olduğu toplumsal ilişkilerin kendisine doğru götürür ve böylelikle de odaklandığımız konuyu daha bütünsel bir bakış açısıyla kavramamızı sağlar. Ne de olsa anayasa, sadece bir metin değildir; daha ziyade toplumsal ilişkilerin ideolojik ifadesidir.

‘İrade’ soyutlanmasından anayasal tarihimize bakmak, Osmanlı-Türkiye anayasal gelişmelerini ‘irade’ kavramına odaklanarak düşünmeyi mümkün kılar.1 Bu bakımdan, günümüz anayasa tartışmalarına çağrışımlar verebilecek verimli bir soyutlama olduğu söylenebilir. İrade, burada egemenliği kullanan güç anlamındadır.

Sened-i İttifak’ın ilk anayasal belge olup olmadığı tartışmalı bir konudur. Fakat bizim soyutlamamız bakımından onu da bir anayasa sayarsak, anayasa maceramızda toplamda sekiz anayasa metni vardır (tabii pek çok da anayasa değişikliği). Bu anayasalara baktığımızda iradenin merkezleri olarak sarayları, köşkleri ve meclisleri görürüz. Bazen sadece sarayda tecelli eder irade, bazen saray ya da köşk ile meclis arasında bölüşülür. Bazen de meclis rakip tanımayarak sarayları ve köşkleri ilga eder. Meclisler bazen tektir, bazen çifttir. Bazısı halkın seçimiyle, bazısı sultanın seçimiyle, bazısı da karma bir biçimde oluşur. Bütün bunları belirleyen de toplumun ana yapısı, siyasetin düzeni ve bunları oluşturup devindiren toplumsal sınıfların ilişkileri, çelişkileri, mücadeleleridir.

Devlet-i Âli Osmanîye’nin yazılı bir anayasası yoğ iken, irade padişahındı. Yalnızca ve sadece, Osmanlı soyundan gelip zamanın kuralına göre tahta oturmuş kişiye ait idi. Kaya gibi sert ve parçalanmazdı. Padişahın lüzumunda danıştığı bir divanı illâ ki vardı vardı. Lâkin mülk onundu ve mühür ondaydı. Kaynağını Allah’tan aldığına inanılan iradesinin tecelli ettiği mekân saraydı. İradesini oradan buyururdu. Geriye kalan herkes sultana, iradesine ve sarayına boyun eğmekle mükellefti. Sultandan gayrısının ne iradesi olabilirdi, ne de bu iradenin tecelli edebileceği bir mekân bulunabilirdi. İrade, o zamanlar salınmaz, yerinde dururdu.

Vakti gelince imparatorluğun üzerinde dikildiği toplumsal yapı değişmeye, geleneksel düzen çökmeye başladı. Çöküşü yenileşme adımlarıyla durdurmak isteyen III. Selim hal’ edilip [tahttan indirilip] öldürüldü. Rusçuk Âyânı Alemdar Mustafa Paşa, şehzade Mahmud’u kurtarıp tahta çıkardı. Osmanlı tahtına kimin oturacağını ilk kez bir âyân belirliyordu. Bu, çöküş sürecinin çok çarpıcı bir resmiydi. Sonrasında Sultan II. Mahmud ile İmparatorluğun âyânları arasında pazarlığa dayalı bir anlaşma yapıldı: Sened-i İttifak (1808). Padişah, beylik düzenini tanıyarak, bunlara dokunmayacağına söz vererek, bunlardan alacağı vergileri kendileriyle pazarlık yaparak belirleyeceğini taahhüt ederek ilk kez iradesini kısıtlayan bir belgeye tuğrasını çektiriyordu. Kadere bakın; anayasa, Batı’da burjuvazinin yükselişinin siyasal belgesi iken Osmanlı’da derebeylerinin havalanışının bir belgesi olarak beliriyordu. Sened-i İttifak bir sözleşme bile değil, bir yeminleşmeydi; dili hukuksal bir nitelik bile taşımıyordu, hanedanların ağzıyla yazılmıştı. Ömrü yalnızca beş hafta sürse ve altında sadece dört âyân ve hanedan temsilcisinin mührünü taşısa bile, Sened-i İttifak, padişahın iradesinin ilk kez sınırlanması bakımından önemliydi. Lâkin bu sınırlamadan Batı’daki gibi burjuvazi ve halk yararlanmıyordu. İrade, padişahtan derebeylerine doğru salınıyordu.

Anayasacılık hareketi Osmanlı-Türkiye tarihinde esasta Tanzimat Fermanı ile başladı (1839). Bu metin, neticede bir padişah fermanıydı. Ferman demek, ‘irade- seniyye’ yani ‘padişah buyruğu’ demektir ve tek yanlı bir işlemdir. Anayasal hareketimizin hakiki başlangıcı, bir buyruğa dayanıyordu. Kendi iradesini, yetkilerini ve iktidarını sınırlayan, padişahın kendisiydi! Fermanın buyruğu Sultan Abdülmecid’den, canı ve ruhu ise Mustafa Reşid Paşa’dandı. Fermanla din ayrımı yapılmaksızın tüm uyruklara can, ırz ve mal dokunulmazlığı getiriliyordu. Ölüm cezası yargı şartına bağlanıyordu. Müsadere (zoralım) son buluyordu. İltizam kaldırılıyor, askerlik ve vergi mükellefiyeti adalet ilkesine bağlanıyordu. Bunlara ilişkin düzenlemeler kanunlarla yapılacaktı. Kanunlar Meclis-i Vâlâ-yı Âhkâm-ı Adliye’de yazılacak ve Padişah dahi bu kanunlara uyacaktı. Tanzimat Fermanı, ‘yasal yönetime geçiş’in başlangıcıydı. Gel görelim ki, hukukî bir bağlayıcılığı yoktu. Fermanda yazılanlara uymayanlar için herhangi bir yaptırım belirlenmemiş, bunun yerine “hilâfına hareket edenler Allahı Taâlâ Hazretlerinin lânetine mazhar olsunlar ve ilelebet felah bulmasınlar amin” denilerek Allaha havale edilmişlerdi. Olsun! Derebeylerinin ayrıcalıklarının değil, tüm uyrukların haklarının tanınması, ‘yasal yönetim’in benimsenmesi son kertede Padişahın iradesine bir sınır anlamına geliyordu. Henüz iradeyi paylaşacak bir karşıt güç oluşmasa bile Padişah buyruğunun karşısında kanun, ve padişah sarayının karşısında da kanun hazırlayan bir meclis beliriyordu. Bunlar ileride hukuk devleti aranışlarının ve meşruti monarşi yönelişlerinin habercileri olacaktı. İrade, ilk kez padişahtan uyruklarına doğru salınıyordu.

Kanun-u Esasî (1876), kendini önceleyen Tanzimat Fermanından hayli farklıydı. Tanzimat Fermanı gibi yukarıdan aşağıya bir eyleme dayalı değildi. Üyelerinin kim olacağına Padişahın karar verdiği Cemiyeti Mahsusa adlı bir Kurul tarafından yazılmış olsa bile yöneticiler sınıfını ve aydınları saran hürriyet ve meşrutiyet fikrinin örgütlü bir muhalefet eylemine dönüşümüyle ilişkiliydi. Abdülhamid ile Mithat Paşa’nın damgasını taşısa da, ruhu, kamuoyunu etkileyebilen Genç Osmanlılar muhalefeti tarafından üflenmişti. Padişah, iradesini sınırlayacak bir anayasaya ikna edilmemiş, zorlanmıştı. Artık padişah iradesinden gayrı bir irade, sarayın karşısında da bir parlamento vardı. Parlamento dediğimiz Meclis-i Umumî adını taşıyor ve iki daldan oluşuyordu. Birincisi Heyet-i Âyân adını alıyor ve üyeleri padişah tarafından seçiliyordu. Heyet-i Mebusan adılı ikincisinin üyeleri genel ise seçimle belirleniyordu. Üyeleri padişah tarafından belirlenen ve görevden yalnızca padişah tarafından alınabilen yürütme organı karşısında parlamentonun gücü son derece zayıftı. Kaderi de padişahın iradesine bağlıydı. Dikkat edelim; padişahlık, bu anayasada hâlâ en yüce, en yetkili makamdı; kutsal ve sorumsuzdu. Fakat, padişah egemenlik hakkını artık göklerden, dinden ya da gelenekten değil, yazılı bir anayasadan alıyordu.

Kendisinin kuşatması altındaki Heyet-i Mebusan’a istemediği yasalar için geçit vermeme kudretindeydi. Buna karşılık Heyet-i Mebusan da benimsemediği bir konunun padişah tarafından yasalaşmasını engelleyebiliyordu.

Padişah, Şubat 1878’de Meclisi tatile gönderdi ve tam 30 yıl boyunca da toplantıya çağırmadı. Böylelikle hem anayasa hem de Meclis fiilen ilga edildi. Hürriyet ucundan görünmüşken kopkoyu bir istibdat dönemi başlıyordu.

İrade, fena halde geriye doğru salınıyor ve tümüyle padişaha doğru akıyordu.

1908 Devrimi, istibdat dönemin zifirinden doğdu. Abdülhamid, çaresizce devrime boyun eğdi ve 30 yıl önce kapattığı parlamentoyu toplantıya çağırdı. 31 Mart 1909 Ayaklanmasının ardından tahttan devrilince Meclis-i Mebusan anayasada önemli değişiklikler yaptı. Hocamız Cem Eroğul, biçimsel açıdan anayasa değişikliği olarak adlandırabilecek bu işlemin gerçekte yeni bir anayasa olduğunu söyler ve ona ‘1909 Kanun-ı Esasîsi’ der. Çünkü artık yeni bir anayasal düzene geçiliyor, irade bir kez daha tersinerek saraydan Meclis-i Mebusana kayıyordu. Padişah, bundan kelli, tahta çıktığında Meclis-i Umumî önünde yemin içecek, tahtının ödenekleri yasayla verilecek, Meclis-i Mebusanı fesih hakkı iyice kısıtlanacak, veto yetkisi elinden alınacak, sürgün yetkisi iptal edilecek, atadığı vükelâ Meclis-i Mebusana karşı sorumlu olacaktı. İradenin bu salınımında kuvvetler ayrılmış, parlamentolu rejimden parlamenter rejime geçilmişti. İradenin hâlâ iki merkezi vardı: iradesi zayıflamış saray ve iradesi güçlenmiş parlamento. Ama irade bu kez cesurca halka doğru salınıyordu.

Osmanlı-Türk anayasal gelişmelerinde bu uzun yol kat edildikten sonra en keskin dönemece gelinecek, 1921 Teşkilat-ı Esâsiye Kanunu bu dönemecin mührüyle damgalanacaktı. Teşkilâtı Esâsiye, iradenin hem tecelli etme biçimi hem de tecelligâhı bakımından radikal bir anayasal metindi. Daha birinci maddesi “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir [dayalıdır]” sözleriyle açılıyordu. İkinci madde ise iradenin yerini işaret ediyordu: “İcra kudreti ve teşri salâhiyeti [yasama yetkisi] milletin yegane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.” İrade, padişahtan tamamen alınıyor ve halka veriliyor, halk iradesinin tecelli edeceği biricik yer olarak Meclis belirleniyor, saray gibi, köşk gibi başka hiçbir irade mekânı tanınmıyordu. Yasama ve yürütmeye dair her şey tek bir mekâna toplanıyordu. Bakanlar, Meclis üyeleri tarafından ve onların oyuyla seçiliyor, yine onların oyuyla seçilen Meclis Reisi bakanların başkanı oluyordu. Birinci maddedeki halkın “bizzat ve fiili idaresi” tanımlaması ise özellikle önemliydi. Vilayetlerde, nahiyelerde ve kazalarda ‘şûra’ yönetimleri öngörülüyor, bunların idarî ‘muhtariyet’i [özerkliği] tanınıyordu. 1921 Anayasası Bolşevik Devriminin ve Anadolu’da esen sosyalizm rüzgârlarının derin izlerini taşıyordu. İrade bu kez tuhaf bir biçimde salınmıştı: saraysız, köşksüz, sultansız, reissiz bir yeni sistemde, her şey ancak ve sadece Meclisin içinde ve muhtar şûralarda belirebiliyordu.

Gelgelelim, 29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilan edilince irade, sanki içene girecekmiş gibi olduğu halk cumhuriyeti ve gerçek demokrasi istikametinden çıktı. Yeni salınım, kendine meclisten gayrı bir merkez (köşk) ve başka bir baş (cumhurbaşkanı) yarattı. Türkiye’de sosyalist düşüncenin atalarından Şefik Hüsnü Deymer, Cumhuriyetin ilanını bu bakımdan eleştirecekti. Şefik Hüsnü, ne yolla seçilirse seçilsin ve yetkileri ne kadar olursa olsun, meclisin dışına taşan bir iradenin ve yürütme gücünün meclisten alınmasının ileriye doğru değil, geriye doğru bir adım olduğunu savunmuştu. Şefik Hüsnü, Meclis Hükümeti sisteminin Türkiye Halk Cumhuriyetine gidecek yol için daha elverişli olduğu kanaatindeydi.2

Büyük bir ileri salınım olan 1921 Anayasasından sonra gelen ve tam 36 yıl boyunca yürürlükte kalacak olan 1924 Anayasası, iradenin salınımı bakımından iki şey yaptı. Devletin reisi olarak cumhurbaşkanını belirleyerek ve cumhurbaşkanına icra vekilleri heyetini atama ve yasaları onaylama yetkisi vererek yeni bir irade merkezi yarattı. Beri yandan da 1921 Anayasasındaki “idare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir” düzenlemesini çıkarıp attı. Böylelikle de halkın idarede aktif olabileceği bir potansiyeli barındıran sistemi bertaraf etti. Salınım tersine dönmüştü. İrade halka doğru iyice ilerleyebilecekken vekillere ve reise doğru yöneliyordu.

Sonra 1961 Anayasası geldi. Bu anayasa, Temsilciler Meclisi ve Kurucu Meclis gibi görece demokratik organlar eliyle hazırlanması bakımından halkın iradesinden doğmuş gibi bir görünüm verse de doğum belgesini paşaların elinden almakla yaralıydı. Sanayi kapitalizminin şafağında doğmuştu. Eli, özellikle temel haklar ve özgürlükler bakımından burjuva demokrasisine en yakın ve yatkın anayasaydı. Lâkin Meclis ve Cumhuriyet Senatosu olarak ikiye böldüğü parlamentonun ikinci dalını; atama, doğal üyelik, seçilme şartları bakımından halkın iradesine kapatıyordu. Yükseköğrenim şartı getirilen köşkteki irade sahibinin seçimi Meclis seçiminden ayrılıyor, seçildiği anda TBMM ve parti üyeliğine son veriliyordu. Biraz elitist, biraz demokratik bir karaktere bürünmüş irade, bir o yana bir bu yana salınıyordu bu kez; üç ayrı mekânda üç ayrı şekle giriyordu.

Halkın üstüne korkunç bir hışımla çullanan 12 Eylül Darbesinin mahsulü olan anayasa, bozuk saatin bile günde iki kez doğruyu işaret etmesi misali meclisin dallarından birini, Cumhuriyet Senatosunu kırıp atıyordu. Buna karşılık yasama karşısında yürütmeyi, hükümet karşısında da cumhurbaşkanını güçlendiriyordu. Bir önceki dönemde kararsızca salınan irade, şimdi kararlıca köşk lehine salınıyordu.

İşte geldik bugüne... Köşk diye bir şey bile yok artık, saray devri yeniden başladı. Mekânını saray olarak belirleyen irade, şimdi, iradesinin mukim olduğu mekânından bile büyük iradeyi kendi üstüne geçirmek istiyor. İradenin belirleyici ağırlığı saraya kaydıkça küçük kısmı parlamentoda kalacak. Sanki yeniden parlamenter değil, parlamentolu bir sistem çıkacak meydana. İrade büyük bir geri çekilişle saraya doğru salınacak. 1878’e, yani en gerideki en geriye basıp yaylanarak 2023’ü zapt edecek. Belki.

Ama belki, memleketimiz başka türlü bir yol bulacak kendine. En geriye dönmek yerine, tarihindeki en ileri adımına yeniden ayak basacak ve oradan çok daha ilerilere sıçrayacak, belki. Tarih böyledir; bazen, büyük bir ileri sıçrama için en gerideki en ileriye çekilmek gerekir. En gerideki en ilerimiz 1921’dir. Kendinden ayrı, kendinin üstünde, kendine rakip bir irade tanımayan, şûralara dayanan ve gücünü şûralardan alan bir halk meclisine ancak böyle istisnaî ve biricik bir noktadan yaylanarak sıçranabilir. Değerli meslektaşlarımız Murat Sevinç ve Dinçer Demirkent 1921’e boşuna “kuruluşun ihmal edilmiş istisnası” demiyorlar. Eğer halkın iradesi dediğimiz şey, soyut bir varlık olmaktan, belirli süreyle sıkıca çevrelenmiş bir esir olmaktan, sandığa hapsedilmiş bir mahkûm olmaktan kurtulacak; ve halkın, devlet yönetimine hayatın ve toplumun her alanında ve her anında katılmasının bir anahtarı olacaksa, 1921’in bir istisna olmaktan kurtarılması ve belirleyici kaidenin ilk kapısı olarak yeniden açılmasıyla olacak. Fikret Kızılok ve yıldızlar şahidimizdir, anayasa tarihimiz pür mealimizdir: yana yana, bir o yana, bir bu yana salınan irade, en sonunda bu yana salınacak.

Dipnot:
1 Bu yazıdaki temel kaynaklarım: Cem Eroğul, Anatüzeye Giriş, 15. bası (Ankara: İmaj, 2106); Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, 25. baskı (İstanbul: YKY, 2016); Suna Kili, A. Şeref Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri (İstanbul: İş Bankası, 2006).
2 Şefik Hüsnü Deymer, Türkiye’de Sosyal Sınıflar (İstanbul: Kaynak, 1997), 157-158.