Ankara rüzgârı…
ERCAN KESAL ERCAN KESAL
Ahmet Erhan, her şeyden önce benim çok yakın dostum ve kardeşimdi; O’na dair tarafsız olamam. Ama, bütün objektifliğimle söyleyebilirim ki, dünyanın en iyi şairlerinden biriydi…

Annemin yan odadan sesini duyuyorum. Yengeme yakınır gibi, fısır fısır bir şeyler soruyor: ‘’tak tak tak, sabaha kadar ne yazıyor kızım bu oğlan?’’

Ne mi yazıyorum anacığım? Şiir yazıyorum!

İlk gençliğimi yazıyorum. İlk aşkımı ve tabii ki ilk ayrılığımı. İlk olmayan ve galiba hep olacak olan çaresizliğimi, İzmir’i, canım İzmir’imi, devrimi, olmamış, eksik kalmış şeylerin ardından bakışımı, bitmeyen kederimi, içimdeki yarayı, eski bir yarayı, eski ama iyileşmiş bir yaranın kabuğunu kaldırırken verdiği acıyı ve enteresandır bıraktığı umudu.

Evet, şiir yazıyordum. Babamın evliliğin ilk yıllarında çiftçilikten kurtulup Almanya’da işçi olma macerasından geriye, iki paket çikolata, bir iki naylon gömlek, bir de bu Olimpiya marka daktilo kalmıştı. Daktilo ortaokuldan bu yana bende duruyordu. E, ailenin yazıyla çiziyle hemhal olan tek adamı bendim, haliyle makina bende kalmalıydı. Öyle de oldu. Olimpiya daktilo, lise ve üniversite yıllarında hep elimin altında oldu. Lisede, okul gazetesi için hazırladığım duvar gazetesi ‘Sesimiz’deki başyazılarının tamamı, 2-B’deki yeşil gözlü kıza yazdığım akrostişli şiirler ve babamın devlet dairesine yazdığı dilekçeler… Hepsi bu daktilodan çıkmıştır.

Sonra üniversite. 12 Eylül Darbesi'yle birlikte, Bornova yurtlarından mecburi gönderilişimizin hemen ardından, birkaç sene şehirlerarası otobüs terminali de dahil sokaklarda geçen perişan günlerden sonra; artık İzmir’e yerleşmeye karar veren abimin evindeki bir odaya kapağı atmıştım.

Bir edebiyat dergisinde yayımlanan ilk şiirimi Karşıyaka Bostanlı’daki bu evin bir odasında ve babamın Olimpiyası ile yazmıştım.

Şiirle uğraşanlar iyi bilir; ilk yayımlanan şiir ilk aşka benzer. Onun gibi naif, içten, tutkulu ve geleceğe dair fazlasıyla umutludur. Üstelik ne yaşarsanız yaşayın, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin hiçbir zaman unutulmazlar. Eski bir yara yerinin ara ara sızlaması gibi hep bir yerlerde, bekler dururlar.

12 Eylül Faşist Darbesi'nden sonra İzmir’de yayımlanan ilk şiir ve edebiyat dergisi Dönem’de yayımlanan şiirim de böyle bir şiirdi. Başlığı, İzmir Akşamları…

‘’Beni İzmir’de vurdular/ Bir akşamüstü İzmir’de beni yıldızlara sordular/ Işığın ve suyun aşkına de ki bana/ Bu Avanoslu çocuk, bu zehir zemberek soluk/ Sığar mı bir yıldızın koynuna…’’

Şimdi bile yazarken hafifçe kızardığım, o zamanlar nasıl bir mesnetsiz özgüvenle yazdığımı hatırlamadığım şu benzetmeye bakar mısınız: ‘Zehir zemberek soluk!’ Hey Allahım… Yaşlılığın faydalarından biri de bu işte, böyle şeyler yapmıyorsunuz artık. Daha kötüsü yıllar sonra Ümit Yaşar Oğuzcan’ın bir şiirini okurken, "Ayten’i Markiz’de vurdular" mısrasına rastlayınca, hafızanın bu tuhaf ve kötü oyununa yakalanmanın sıkıntısıyla şöyle bir kıpırdanmıştım yerimde.

Dönem dergisi, eski usul tipo baskıyla, Basmane bulunan mütevazı bir matbaada basılıyordu. Yayın yönetmeni Asım Öztürk’dü. İlk sayısından, ortak bir söyleşide buluşan Yalçın Ulukaya, Nuray Hançer ve M.Mümtaz Tuzcu isimlerini hatırlıyorum. Ayrıca şiirleriyle A. Yücel, A. Hicri İzgören ve İlhan Karaman isimlerini. Muzaffer İzgü’den hikâye, Samim Kocagöz’den de bir deneme vardı bildiğim kadarıyla.

1983 yılının İzmir’inde, şiiri bir edebiyat dergisinde yayımlanmış, umut vaat eden genç bir şair olarak geziyordum Kordonboyu’nda. Hafta sonları imza günlerini takip ediyor, Aydın abinin Şan Kitabevi’nden, Erdal abinin Sergi Kitabevi’ne salınıp geziyordum. Böyle günlerin birinde Adnan Azar’ı beklerken Adnan Özer’le tanıştım. Adnan’a zorla bir şiir yazdırdım, Ateşli Kaval’ın ilk sayfasına. Madem ozandı; hemen doğaçlama şiir yazabilirdi ve yazmalıydı da! Kırmadı Adnan, sağolsun yazdı:

‘’Kırılmış incir dalı/ İncir kuşu yaralı/ Böyle bahar görmedi/ Şiir şiir olalı…’’

ankara-ruzgari-170482-1.Adnan, yıllar sonra İstanbul’da birlikte kurduğumuz bir yayınevinde ortağım oldu. Yol arkadaşım ve kardeş bildiğim bir dostumdur. Yeri ayrıdır.

Bir harf yüzünden(imza günündeki ilana Özer yerine Azar yazmışlardı çünkü!) daha geç tanıdığım Adnan Azar’la dost olmak için ise Ankara’da geçen mecburi hizmet yıllarını bekleyecektim.

Adnan Özer’le başlayan dostluğun devamı, İstanbul’da Yaşar Miraç’ın kurucusu olduğu Yeni Türkü Yayınları'nın düzenlediği bir şiir gecesinde Ahmet Erhan’la tanışmama vesile oldu. Çok fazla sohbet edememiştik nedense. Sessiz, içe kapanık, fazlasıyla halim selim birisi olarak kalmıştı aklımda.

1984 yılında Ege Tıp Fakültesi’nden mezun olup mecburi hizmet kura’sı için Ankara’ya gittiğimde, hemen tüm arkadaşlarım doğu ve güneydoğudaki sağlık ocaklarına giderken benim şansıma Ankara, Keskin, Cerit Müminli Sağlık Ocağı çıkmıştı. Bunun anlamı bir ayağımın hep Ankara’da olabileceğiydi. Fırsat buldukça ve bazı hafta sonları Ankara’daki dostum ve hemşehrim Oktay (Tok)’un evinde kalırdım. Mecburi hizmet yıllarım, tayin isteğim karşılanmadığı için aynı yörelerde ve uzun yıllar sürdü. (Keskin Merkez Sağlık Ocağı, Keskin Devlet Hastanesi, Bala Sağlık Grup Başkanlığı, Merkez Sağlık Ocağı Tabipliği v.s.)

Sümer Sokak’taki evimizin daimi konukları; Ahmet Erhan, Azer Yaran, Behçet Aysan, Adnan Özer (İstanbul’dan geldiği zaman), Murat Kalaycıoğlu (İyi şairdir, Edip Akbayram şarkılarının çoğu sözleri onundur) Tolga Çandar (ODTÜ’de öğrenciydi ve henüz Çağdaş Türkü yoktu), Erkan Oban (“Dede” diye bilinir. Çağdaş Türkü’nün kurucularındandır, iyi müzisyenlerdendi, erken öldü), Suavi (bildiğim kadarıyla uzunca bir süre Ankara’daki mekânlarda söyledi), Adnan Azar (ailesiyle Anıttepe civarında otururdu. Dünya güzeli bir annesi ve çok nazik bir babası vardı. İkisi de peşpeşe göçtüler), Abdullah Gök (o da iyi müzisyendir, kasetleri vardır, şimdi öğretmen), Zeynel(Adanalı) ve rahmetli Adnan Satıcı olurdu. Daha az görsem de Ahmet Telli’yi ve sanki bir kez de Ali Cengizkan’ı hatırlıyorum…Akif’le (Kurtuluş) daha çok Cafe Cappadocia’da ve Ekspres gibi mekânlarda olurduk. Hepimizin de hayatlarının baş köşesinde şiir ve müzik vardı. Bilhassa şiir… Şiirin hayatlarımızdaki önemine dair bir anektod size: Adnan Satıcı -ki öğretmendi kendisi- şair abisi Veysel Öngören’ le Diyarbakır’da bir imza gününe katılmışlar. Gece de bir otelde kalacaklar. Otel katibi mesleklerini soruyor. Veysel Öngören “Şair” diyor. Katip, şairlik gibi bir meslek olamayacağını, olsa da pek bir işe yaramayacağına inanmış olmalı ki ısrarla, ’doğru dürüst, gerçekten meslekleri neyse’ onu söylemelerini ister. Veysel Öngören kararlıdır ama: “Biz şairiz kardeşim, o deftere şair yazacaksın, o kadar!”

Adnan Satıcı, nedense her defasında ağlayarak anlatırdı bu hikâyeyi.

Adnan Azar’ın ölümünden sonra yazdığım bir yazıda, bakın o günleri ve arkadaşlarımın bendeki karşılıklarını nasıl anlatmışım:

‘’Ahmet Erhan, ailenin en yetenekli ve sessiz çocuğuydu. Hüzünlü bir Adanalı. Şiirlerindeki gibi bir portakal ağacı, bilemedin turunçtu Ahmet Erhan. Behçet abi, yaşlı bir aslan gibi dolaşırdı aramızda. Ağır, oturaklı, görmüş geçirmiş. Hepimizden büyük ve şişman. Tabii ki ceviz ağacı onu en iyi anlatan. Akif en zeki ve haşarısı ekibin. Her cümlesi, kaynağından yeni fırlamış su gibi, neşeli ve coşkun. Ağaçlardan erik ağacıydı Akif, can eriği ama. Murat, Edip abiye(Akbayram) şiirler yazar; yaşlı bir sedir, gölgesinde ve sesinde dinlendiğimiz. Hep ağır aksak ve biraz uzak Azer abi ise, kocaman gövdesine sakladığı derin korkularıyla bir ahlat ağacıydı, Adnan’ın deyişiyle. Hepimizi de eninde sonunda bir zeytin ağacı şefkatiyle kucaklayansa Oktay’dı (Tok). Gezer, tozar, vakti geldiğinde de yine onun dalları altında toplanırdık. Yediğimiz şiir, içtiğimiz aşktı. Ben bu isimlerle, cumartesi öğleden sonra okuldan erken çıkmanın keyfiyle, sokağa savrulan ergenler gibi yaşadım Ankara’yı. Tuhaf bir özgüven, mesnetsiz bir sevinç ve bitmek bilmeyen bir aşk duygusu…

Neşeli, gürültücü, bazen sarhoş, şair, aşık ve içli bir aileydik. Bozkırın ortasındaki bu gri şehri, bin bir çeşit ağacın içindeymiş gibi yaşadım, şükürler olsun. Güzel günlerdi…’’

Erhan, ilk kitabıyla çok ses getirmiş, camiada herkesin üzerinde tartışmasız mutabık olduğu bir şairdi. Bence de kendi kuşağı dahil, Türk şiirinde Türkçeyi en iyi bilen ve kullanan şairlerin başında gelir. Hafta sonları Bala’dan ya da Keskin’den geldiğim günler en çok onunla birlikte olurdum. Ahmet’in ilk eşi ve oğlu Deniz’in annesi Kıymet’le oturdukları mütevazı evlerinin sıcaklığını hiç unutamam. Bazı hafta sonları annesi de gelirdi Etlik’te yaşadığı evinden. (Ahmet babasını erken kaybetmişti) Annesini içten, sıcakkanlı ve sürekli sigara içen bir kadın olarak hatırlarım.

İlk buluşma yerimiz mutlaka Oktay’ın Café Cappadocia’sı olur; orada başlayan muhabbet bir vesileyle eve taşınırdı. O zamanlar vertigoları başlamıştı Ahmet’in ve panik atak benzeri sıkıntılarla boğuşuyordu. Her an ve ortamda hep yanında olmaya gayret ederdim. “Severim Doktor Ercan’ı, kendi çapında yüz yataklı dahiliye koğuşudur” mısralarını yazdığı günlerdir bu günler.

1989’da Ankara’yı ve hekimlik defterini kapatarak İstanbul’a gittim. Behçet abi darbe yılarında uzaklaştırıldığı tıp fakülesine afla geri dönmüş, okulu bitirmiş, psikiyatri ihtisasına bile başlamıştı. Her şey yoluna giriyordu sanki. Ahmet de özel bir okulda öğretmenlik yapıyordu. Sık sık haberleşiyor, Ankara’ya yolum düştükçe onu ve Oktay’ı görmek için fırsat yaratmaya çalışıyordum.

2 Temmuz 1993 günü Sivas yangını geldi. Behçet abinin ölümü hepimizi dağıttı. Onun ölümünü Furuğ’un bir dizesiyle tarif etmiştim: ‘Biri karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz avludaki kuşlar gibi havalanmışık’ Ankara’dan. Herkes bir yerlere uçtu gitti. Azer abi Fatsa’ya döndü. Ahmet Ayvalık’a, Akif Bodrum’a yerleşmeye çalıştı.

A. Erhan, İstanbul’a geldi sonra. Kaldı ve yeniden evlendi üstelik. Ama aklı hep Ankara’daydı sanki. Sevgili Hacer’in olağanüstü gayreti ve çabası Erhan’a ömür kattı. Ama yetmedi… Kollarımızda öldü derler ya, biraz öyle oldu.

A. Erhan, her şeyden önce benim çok yakın dostum ve kardeşimdi; O’na dair tarafsız olamam. Ama, bütün objektifliğimle söyleyebilirim ki, dünyanın en iyi şairlerinden biriydi…

Hayatı da şiiri gibiydi ve hep yazdığı gibi yaşadı.

Onu ilk gördüğüm andan aklımda kalan fotoğraf hâlâ çok canlı; çarşı içindeki bir sahafın önüne oturmuş, sessizce kitap okuyan, güzel yüzlü bir delikanlı. Ahmet Erhan. Ahbaplarının bildiği haliyle bizim “Erhan” yani.

Bana hitaben yazdığı bir şiirle bitireyim bu bahsi:

‘’…Doktor, herkes aklıyla yaşarmış

Bu rahm-i teneşirde

Ben senin bildiğin gibi yaptım

Bildiğin gibiyim işte

Ötesi söylence...’’

* Bu yazı Bavul Dergi’nin şubat sayısında yayımlanmıştır. Yazıyı bizimle paylaşan Bavul Dergi ekibine teşekkürü borç biliriz.