Anladığım sözlerindeki öfkedir, sözlerin değil
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM
İnanıyorum söylediğini candan söylediğine, Ama bugünkü karar yarın bozulur çok kez, Kendi kendinize verdiğiniz sözü tutmak, En çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak. (Hamlet)

 İnanıyorum söylediğini candan söylediğine,
Ama bugünkü karar yarın bozulur çok kez,
Kendi kendinize verdiğiniz sözü tutmak,
En çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak. (Hamlet)

Sinema dünyamıza baktığımızda, pek sessiz pek derinden çalışıyor olmalı ki Türkiye’de olup bitenler üzerine konuşan, tartışan, fikir belirten ve elbette bir tavır alan ne büyük auteur’ümüz var ne de ekibimiz. İnsanlar derin bir sessizlikte, musluktan akar almak da çok kıymetli zaten hepimizin bildiği gibi

Öte yandan ise Türkiye’de sistem sinemamızın kendi içinden yönetilmesine tam olarak karşıdır, kontrol etmek hizaya getirmek istiyorlar. Sinemacılarımız da halka tepeden bakınca, malumunuz 1982’den kalma derin bir %92 travmamız var, halka erişmek halkın derin kültürel yoksulluğunu iyi bildiklerinden emin oldukları için, artık bir hedef olmaktan da çıkmıştır. Geriye ne kalıyor?

Geriye genel eğilim olarak: “siz anneannenizin liginde hala şampiyon olmak için çırpınıp durun, biz dünyanın kalbini, Avrupa’yı fethetmek istiyoruz” tavrı.

Bu ülkede basılan sinema kitaplarının sayısında bile kamu kaynaklarının özel bir ağırlığı var. Sinema piyasası düzenlendi, ama bir çalışma yasası yok. Mesailer pek tuhaf, insanlar bir filme ya da diziye başlayınca bir yerden sonra insan olmaktan çıkıyorlar, o mesai içinde yaşamdan kopuyorlar. Aldıkları ücretler ise saat başına pek bir para etmiyor: kaldı ki o çalışılan zaman dilimi içinde artık insanlıktan çıkacak, yıpranacak, hatta tükenecek kadar çalışıyorlar. Sektörde ne kadar yönetmen varsa, ondan çok daha fazlası, bir şekilde sektöre girip kendini ispat etmek istiyor, bunu nasıl yapacak, kendi olanaklarıyla mı? Hayır, sektöre girmek isteyen deneyimli ya da eğitimli olmayan çok sayıda insan var, onlardan kimilerine ulaşacak ve hemen hiçbirine para vermeden filmi yapacaklar, filmi yaptıktan sonra da Allah Kerim, çünkü pek çokları zaten bunu seziyor, ellerindeki film projesi büyük oranda batak. Bu iş biraz hayal-tacirliğine döndü, nedense Türkiye’de sinemada gerçek kurallar, gerçek bütçeler, gerçekçi çalışma koşulları, gerçekçi senaryolar ve büyük oyuncular üzerine kurulu değil işleyiş, sanki öyle bir hal aldı ki her şey ama her şey fiktifmiş gibi, tutturabilirsen artık.

Bunu sinemadan bir örnekle anlatırsam, aklıma Çoğunluk filmi geliyor. Bizim burjuvanın oğlu, cibilliyetsiz ve çirkin bir karakterimiz var, açıköğretimde okuyor, onca haltı yedikten sonra, babası tarafından İstanbul’un doğu tarafındaki inşaatının başına getirilmiştir. Bizim delikanlı epeyce haltının yanında sarhoşken bir taksiciye de çarpmıştır, adamın hayatını karartır. Ne arabasını doğru düzgün yaptırırlar, ne de adamı adam yerine koyarlar. Bizim cibilliyetsiz orada uyurken, rüyasında bu taksiciyi görür, elbette korkar, neredeyse dağ başındadır, şimdi ne yapacak? Ama adam buna sarılır, hepimiz insan değil miyiz, der. Bizimkisi uyanır, yatağında ağlar. Ama sonrasında evine geldiğinde büyük iş başarmış ayaklarında babasından güvenlik için silah ister, babası da bunu oğlunun adam olmasına yorar. Yönetmeni de dâhil olmak üzere, Türkiye’de sinema piyasasında genelde işler böyle yürür, insanların vicdanları bu rüya gibi arasıra kaçak yapar, gizliden içleri sızlar, ama sonrasında vicdanlarına karşı silahlarını kuşanır ve işlerine bakar. Türkiye’de işler biraz böyle yürür.

Vicdanlarımız iyi bir yargıç olabilirdi, ama biz onu kolektif olarak öldürdük, hayatımız boyunca kendimize yaptığımız büyük saldırılardan sonra, işleri bir şekilde yoluna koyduk. İnsan katletmek bu toplumun bir sanatıdır.