Anlamlı yaşamın yazarı ve yönetmeni olmak
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER

Ana fotoğraf: Stefan Zweig eşi Lotte ile birlikte yatıyor. Lotte'nin eli Zweig'in üztündü. Saatler önce içtikleri zehirle; artık cansızlar. Yıl 1942.

Lotte ile birlikte yatıyordu. Lotte’nin eli kocasının göğsündeydi. Yaşamıyorlardı. Saatler önce içtikleri zehirle son vermişlerdi hayatlarına.

Tiyatro yazınında kadın karakterlerin azlığı dikkat çeker. Kadın oyuncular için gönüllerine yatan, dört dörtlük bir metin bulmak güçtür; büyük olasılıkla erkek egemen yazın yaşamından kaynaklıdır bu, dahası, eğer bir ‘kadın’ karakter yazılacaksa salt ‘kadın’ sorunları üzerinden düşünülmesidir. Bir tür kıskaçta kalır oyuncu. Kadınlar kadın olma halleri dışına kolay taşamaz sanılır. Benzer bir saptamayı diğer yazınsal türler için de yapabiliriz. Kadın yazarlara kadınlık bırakılır, geride kalan koca bir alan erkeğe aittir.

Genellemeler kötüdür elbet, yine de irkiltici olması açısından bu notu düşelim…

‘Yazarların cinsiyeti olur mu?’ tartışması kökü derinde bulunur türdendir. Bana kalırsa bir yazarın cinsiyeti olmamalıdır. Yetenekli, yaratıcı olan yazar vardır ve bir de tersi. Bir kadının iç dünyasına dair okuduğum hayli etkileyici iki roman Stefan Zweig’den gelmiştir.

Yazarın erkek olması, belki de yarattığı kadın karakterlere başka bir gözle ve hatta nesnel bakmasına yaramış gelir bana. “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” üstüne çok düşündüm. Erkeğin sıradan bir gecelik aşk olarak geçiştirdiği; adını, biçimini anımsamadığı bir kadının, büyük bir tutkuyla ve kendini gizleyerek, vazgeçerek (belki yok ederek demeli) geçirdiği zaman ve geride bıraktığı son bir mektuptur söz konusu olan.

‘Mektup’ türünün zengin olanakları olduğunu her yazar bilir. Bizde de hayli yetkin örnekleri var. Ancak bir kadının dilinden/yüreğinden gelen sözleri, imbikten süzüp abartıdan uzak yazmak hiç kolay iş değildir. Hadi tek bir yapıt için bunu söylesek ‘rastlantı’ deriz. Zweig “Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat”te çok daha ileri bir tartışmaya giriyor bizimle. Bir kadının sadakat, aşk, tutku, cinsellik karşısında umulmadık tepkiler verebileceğini ve tüm bu insana dair duygular/olgular karşısında erkeklerden daha yürekli, sarsıcı olabileceğini açıklıkla gösteriyor.

TANIMADIĞIMIZ SIRDAŞ OLUR
Yaşı hayli ileri bir kadının, ahlaki bir tartışmada hakem durumuna gelmesi, hüküm vermek zorunda kaldığı olayın benzerini geçmişte yaşamış olması üzerine uzun ve soluklu bir itiraf okuyoruz. Bazen böyledir. Umulmadık anda, karşımıza bir olay çıkar ve tanımadığımız biri sırdaşımız haline gelir; hele bir de tüm bunlar ölüme beş kala oluyorsa, bambaşka bir hal alır ruhsal denklem. Yaşlı kadının yıllar önce kaybettiği eşinden sonra, kendinden yaşça çok küçük bir adamla, hayli karmaşık gerekçelerle bir gece geçirmiş olması üstüne düşünüyoruz. Size garip bir sır vereyim, o acayip sevişme gecesiyle Camus’nun ‘Yabancı’daki cinayet sahnesi arasında tuhaf bir benzerlik buldum ben. Suç ve suçluluk üstüne ayrıntılı düşünmek gerek.

Bir silahın hangi anda ve nasıl bir ruh halinde patlayacağını kestirmek güçtür. Bu yaz yaşadığımız gibi, öldürücü bir güneş ruhsal bunaltı yaratır, anlamsız bir trafik tartışması katil yapabilir insanı. Koca bir yaşam bir anda felaketin içine yuvarlanır. Bu tuhaf durum katili ve belki aynı zamanda kurbanı idama dek sürükler. Demek ölmek ve öldürmekle aşk/şehvet arasında paralellik kurabiliriz. İki bedenin birbirini ne vakit ve hangi yoğunlukla çağıracağını tahmin edemezsiniz. Hatta romancı zorlarsa inandırıcılıktan uzak durur bu karşılaşma. Kurduğum ilinti ne denli ikna edici bilemem. Bana doğru yoldayım gibi geliyor.

Yeri gelmişken söyleyeyim; ‘Üç Fidan’ın idam isteğiyle yargılandığı zaman Koestler ve Camus’nun “İdam” adlı kitabı basılmış ve olabildiğine çoğaltılmıştı. Dünya geri dönüşü olmayan bu cezayı tartışıyordu. Ben geçenlerde yeniden okuyunca bir kavram uydurdum: ‘Ruh İdamı’ diye. Bilerek ve isteyerek duygusuzlaştırılan insanların bedenleri yaşıyor, soluk alıyor ama kayıtsızlıkları tam da bu kavramı akla getiriyor. Yozluk ve yobazlık…

‘BANA DAHA ÇOK YAKIŞTI'
“Ama dediğim gibi bütün acılar korkaktır, yaşama karşı duyulan aşırı arzu karşısında acı geriler; çünkü yaşama arzusu, düşüncelerimizde varolan ölüm arzusundan çok daha güçlü şekilde bedenimizin her zerresinde mevcuttur” diyor yaşlı kadın, itiraf gecesinde. Elde olmadan Zweig intihar ederek öldü, diye geçiriyorum içimden. Demek “yazarlar tüm bildiklerini tastamam bize söylemiyor” diyen Anais Nin haklı. Konumuza dönersek, iyi doyurucu bir roman yazmak için herhangi bir cinste olmak gerekmiyor, demek ki iyi romanda ayrıntılı irdelenmiş ‘kadın’ yazılacaksa bunu kimin yaptığı önemli değil.

“Her kitap bir mucizedir” diye ilk kim yazdı anımsamıyorum. Yazarlıkta böyle tuhaflıklar çok olur. Bazen çok sevdiğiniz bir dizeyi kendinizin sanırsınız. Ahmet Oktay anlatmıştı. Uzun bir gecenin ardından İlhan Berk, Ahmet Ağabey’in bir şiirini kendinin gibi ulu orta okumuş ya da yayımlamış. O sevimli tavrıyla İlhan Berk, “Bana daha çok yakıştı” benzeri bir cümle kurmuş. Diyeceğim, eminim pek çoğumuz kitapların benzersiz varlık olduğunu düşünür, mucize etkisini biliriz. Dostum Orhan Gökdemir’in bana Melih Cevdet Anday çevirisi “İngiliz Edebiyatından Denemeler” kitabını göndermesi bu tarife cuk oturuyor.

Bir kitapla buluşmanın ve hatta konuşmanın tesadüfi olmayacağını defalarca yineledim. Kim bilebilir ki bir evden sandık dolusu kitabın açığa çıkıp sahaf yolu tutacakken Orhan’a yolu düşsün. Kitap kurdu/yazar dostum hemen bana ait olanı bulmuş, hediye etti. Benzersiz bir karşılaşma oldu. “Oluş Yayınları” adını ilk kez duydum. Belki bir hevesle kuruldu, kapandı. Ne tuhaf, hayatın kendi içindeki kurgu, çoğu zaman romancı dehasını zorluyor. İnce kitabı tenime işledim sanki. Bir kediyi koynuna almak isteyen yalnız kimselere benzettim kendimi. Bir yazgıyı paylaşma hali. Okumaya kıyamadım bir süre; biter diye…

NE DEDİĞİNİ BİLECEKSİN...
‘Deneme’ yazmak keyifli, okumak çok daha keyifli. Lezzetli öğrenme yolu. William Hazlitt bize yazma öğütleri veriyor. Çağlar boyu değişmeyen, neredeyse bilimsel veri haline gelmiş kurallar olduğunu hayret ve sevinçle görüyor insan. “Yazıda içli dışlı olmak kolay değildir. Çoğu kişi, içli dışlı olmakla bayağı üslubu birbirine karıştırır ve yapmacıksız yazmayı rastgele yazmak sanır” diyor. Büyük puntolarla başucumuza asmamız gereken sade ve etkili öğüt. Ne dediğini bileceksin, nasıl diyeceğine karar vereceksin ve gevezelikten uzak duracaksın…

Aynı kitapta usta bir denemeci Joseph Addison, Roma İmparatoru Augustus’tan söz ediyor. Ölümünden birkaç dakika önce başucunda bekleyenlere “Rolümü iyi oynadım mı?” diye soruyor imparator. Bunun üzerine çevresindekiler olağanüstü övgülerde bulunuyor. Augustus, “Öyleyse alkışlayın da gideyim” diyor. Addison bu olayı anlattıktan sonra, yaşarken herkesin ileride nasıl anılacağı kaygısı duyduğuna işaret ediyor. Güzel bir sorusu var: “Acaba yaptıkları işler için bu dünyaya gelmeye değer miydi, aklı başında bir insana yakışan işler miydi bunlar? Kısacası, davranışlarımız bu dünya için mi çıkar sağlar, yoksa öteki dünya için mi?”

Bir ömrü anlamlı kılmak nedir, ardımızdan ne dendiği bunca önemli midir sahiden? Bunu anlamaya yönelik bir önerisi var Addison’un, diyor ki: “…bütün okurlarıma salık veririm, bir hafta içinde yaptıklarını bir günlüğe saati saatine yazsınlar. Böyle bir deneme onlara gerçek durumlarını gösterecek ve ne gibi bir kişi olduklarını gösterecek ve ne gibi bir kişi oldukları konusunda ciddiyetle durmalarını sağlayacaktır.”

BELLEĞE YAZILIR, KAĞIDA YAZILMAYAN
Zamanı nasıl savruk kullandığımızı, yaratıcılıktan uzak, hırsla, kinle, sevgisiz geçirdiğimizi anlamak için çok yalın bir ölçü bu. Bildiğimizi sandığımız kimi fikirleri yüksek sesle, başkasından işitince nasıl da hayrete düşeriz. Aynı durumdur bu. Günlerin boş yere harcandığını bir kâğıda yazınca sanıldığından ürkütücü halde fark ederiz. Günce tutma meselesiyse ayrı bir konu. Kendimize dair ne denli az bilgi sahibi olduğumuzu, eğer dürüstçe ve zamanında kayıt altına aldıysak, günce çok yalın gösterir. Bununla karşılaşmak istemeyebilir kişi. Ya da yarı yolda vazgeçebilir. Yaşam hep iyi anımsadığımız olaylardan ibaret değil.

Henri Troyat “Ölçüsüz Dostluk” romanında ruhsal gerilimleri hat safhada olan Jean’in günlüğünden söz eder. Sanki bir saatin bozulup durması gibi, günün birinde durdurur günceyi, keser yazmayı Jean. Donmuştur artık zaman. Şöyle der Troyat: “Bir zaman bizi en çok sarsan duygulardan, bir süre sonra ne kadar silik bir iz kalıyor.” Belki belleğin bir ayrıştırma yaptığını söyleyebiliriz. Önem, şiddet, acı tonuna uygun bir anımsama sırasından söz edebiliriz. Kimi zaman acımasızlığın ta kendisi bellektir. Kâğıda yazılmayan, ona kazınmıştır. Hele ki söz konusu dostluksa…

Bir oyuncu kadın dert yanıyordu. İyi oyunların eksikliğinden söz ediyor ve heyecansız bir sahne yaşantısından yılgınlık duyduğunu söylüyordu. Düşündüm de bu yazı boyunca, belki de tam da budur yöntem… Kâğıda ilk lekeyi düşürürken bu sıkıntıdan, açmazdan söz etmeli ve o oyuncuyu konuşturmalı kendi hakikatiyle. Lafı dolandırmadan, yapay bir kurgu batağına saplanmadan...