'Anne-babalık' bir moda mı?
YANKI YAZGAN YANKI YAZGAN
İtalyan yemek kitapları duvardaki rafta dizili durur, arada zevk için karıştırırız; ama akşam oldu mu penne all’arrabbiata yapmak yerine kıymalı fiyonk makarnaya yoğurt ekler yeriz. ‘Çocuk nasıl yetiştirilmeli?’ gibi hegemonik bir cevabı göz göre göre davet eden anne-baba sorularına yanıt veren ebeveynlik kitap ya da makalelerinin okunma biçimi de yemek kitaplarınınkine benziyor. Okuyup okuyup bildiğimizi yapıyoruz...

Çocuklu hayat üzerine yazıp çizen ve tartışıp konuşan birisi olarak söylediklerimin nasıl bir yarar sağladığını merak eder dururum. Anne-babalık kitaplarına (ya da bloglara, yazılara) bakarak çocuk büyüten ülkemizde kaç kişidir acaba? Anne-babalık ile ilgili herkesin ağız tadına uygun tüyolar veren ya da ‘çocuk nasıl formatlanır onu öğretiyorum’ diyen kitapları bile katıp bir hesap yaptığımızda hangi oranı tutturabiliriz?

Aklıma yemek kitapları geliyor. Yüksek kaliteli fotoğraflarda sunulan bostan patlıcanlarının, buğday tanelerinin ya da sucuk dilimlerinin bir sanat eseri hissi doğurduğu güzel baskılı olanları da var, pratik olsun diye ele gelir boyutlarda hazırlanmış cep tipi olanları da… Ortak noktaları, bu kitaplardaki birçok yemek tarifinin ya hiç yapılmaması ya da pişirenlerin tümüyle kendi yorumlamalarının süzgecinden geçip bambaşka biçimlerde üretilmesi. İtalyan yemek kitapları duvardaki rafta dizili durur, arada zevk için karıştırırız; ama akşam oldu mu penne all’arrabbiata yapmak yerine kıymalı fiyonk makarnaya yoğurt ekler yeriz. 

‘Çocuk nasıl yetiştirilmeli?’ gibi hegemonik bir cevabı göz göre göre davet eden anne-baba sorularına yanıt veren ebeveynlik kitap ya da makalelerinin okunma biçimi bu yemek kitaplarınınkine benziyor. Okuyup okuyup bildiğimizi yapıyoruz. 

Konferanslarda, seminerlerde ‘daha iyi anne-baba olabilmek için’ söylenenleri pek ciddiye almıyoruz ; daha doğrusu, çoğunlukla kafamıza yatanları, bize ters gelmeyenleri ciddiye alıyoruz. Uygulayageldiğimiz anne-babalık ‘teknik’leriyle ters düşen önerileri şöylece bir kenara itip, ne yapıyorsak onu sürdürmeyi tercih ediyoruz. Yaptığımızı doğrulayacak, yapmadığımızı olumsuzlayacak bir uzman görüşünü hatta bir araştırma bulgusunu nasıl olsa bulacağımıza inanarak, kendimizi rahatlatıyoruz. Bilimsel araştırmaların büyük hacmi içinde sonuçları yaptığımızın doğruluğunu destekleyen bir tane makale ya da içinde sayıların vb. olduğu bir tablo, grafik nasıl olsa buluruz.

Bu fena mı? İlk bakışta hiç fena değil. Bilim gündelik hayata ilişkin talimatnameler üreten bir mühendislik faaliyeti gibi algılandığında, bu dayatmalara kendimizi kaptırmak yerine onbinlerce yıldır denenmiş, iyi kötü sonuçları belli yöntemleri yapmakta fena ne olabilir? 

Mevcut modeli son 5-10 bin yıldaki birkaç ‘küçük’ revizyon (yazının icadı gibi) dışında neredeyse 40 bin yıldır aynı kalıp bugüne ulaşmış beynimizde genleriyle kodlu ilişki ‘refleks’leri ve anne-babalık ‘içgüdü’leri neyimize yetmez?

Genlerimizin hayatı kendimiz, ama öncelikle türümüz için, ne pahasına olursa olsun  sürdürme ‘arzu’sunun gücü anne-babalığı ‘kitapsız’ halletmeyi sağlayabilir. Göz kararı pişirilmiş (ama genlerle değil kültürle aktarılmış bir görgüye dayanan) anneden kalma tariflere dayalı yemeklerin lezzetine eşdeğer bir sonuç da elde edebiliriz.

Bilimden beklentimiz formatlayıcı ya da doğru yol’u gösterici olması değil bulgularıyla ışık tutması olursa,  bilimin ortaya koydukları anne-babaların hayatına bugün geçmiştekinden daha çok şey katabilir. 

Günümüzün hayat biçimi, çalışma, üretme, yaşama vb. sistemlerimizin ‘fabrika ayarları’nın geçerli olduğu bir geçmişe göre, daha konforlu (ısınmak, barınmak, giyinmek neredeyse sorun değil) ve daha tehlikesiz (‘vahşi’ doğadan uzaktayız). Bu değişimler en azından toplumumuzun AB tipi tüketici diye tanımlanan sosyoekonomik grupları için geçerli olduğu gibi, ‘orta gelir’ düzeyinde bir ülke olmanın verdiği avantajlar yoksulları da ‘otomobil, telefon, buzdolabı’ gibi eskinin zenginlik işaretlerinin sahibi yaparak en azından zengin hissettiriyor. Rüya gibi bir durum…

Ancak, bu rüyanın bedellerinden birisi geçmekte olan zamanın kontrolumuzdan çıkmış olması. Hiçbir şeye zamanımız kalmadığından şikayet ediyor, her şeyimiz varken (lüks ve statü simgesi eşyalara çok yerde rastlıyoruz) hep bir şeyin eksik olduğunu hissediyoruz.

Hayatımızın her yerine sinmiş acelecilik, her şeyi kusursuz ve hatasız yapma arzumuz ve hiçbir şeyi yanlış yapma şansımız olmadığına olan inancımız davranışlarımızı etkiliyor. Zaman baskısı altında eksiksiz olsun ve hemen olsun dürtülerimiz harekete geçiyor. 

Ebeveynlik ‘uygulamaları’mızda düşüp kalkarak, hatalardan öğrenerek ilerleme, yaptıklarımız üzerinde düşünüp tartışma fırsatı da cesareti de kalmıyor. Fırsatı yaratamıyor, cesareti bulamıyoruz. Böyle baktığımda durup düşünmek için bir anlık fırsat yerine geçen anne-babalık kurslarına, konferanslarına dudak bükmekle haksızlık ettiğime karar verdim. 

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız