Anne yüzü dünya
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

İnsan, sosyal medyanın etkisiyle mi kendini izole etme eğilimine girdi, yoksa zaten izole olduğu için mi sosyal medya önemli oldu? Tüketim toplumunun, sosyo-ekonomik koşullar gereği, insanı izole, hatta tecrit koşullarına ittiği bir gerçek. Evden hiç çıkmadan internetten sipariş vererek ve ilişkiler kurarak yaşamak mümkün. Sartre, çok önceden bu tecrit koşullarını, Paul Nizan’ın “Aden” kitabına yazdığı önsözde dile getirmişti; umut ve umutsuzlukla birlikte erdemlerin de insanı terk ettiği, içsel boşluklarını tüketerek doldurmaya çalışan kaygı çağının insanını… Bu meselenin bir boyutu siyasi, bir boyutu da psikolojik…

İnternetin bilgi elde etmekten çok iletişim amaçlı kullanıldığı eleştirel olarak sık sık dile getirilir. İnsanın doğduğu andan itibaren her şeyden önce ilişki aradığı ise bir gerçek. İlişki, tüm zorluklarına rağmen öylesine yakıcı bir ihtiyaç ki… Neden bu kadar önemli bir ihtiyaç? Kimseye ihtiyacım yok, kendime yeterim diyenleri düşününce… Yapayalnız olsam da kendime yeterim diyenler bir tümgüçlülük yanılsaması içindedirler, tersine hiç yalnız kalamam diyenler de Winnicott’ın dikkat çektiği üzere bebeklik-çocukluk döneminde gelişimsel bir eksiklik yaşadıkları için sağlam bir kendilik geliştirememekten muzdariptirler. İki eğilimde de boşluk duygusu dayanılmazdır. Winnicott’ın tabiriyle, görünürde bir kişilikleri vardır, zamanda fiilen varmış gibi hissedemezler. İlkinde sürekli bir şeyler yapma, ikincisinde sürekli birileriyle olma gayreti öne çıkar, durmakta güçlük çekerler. Sosyal medya, gerçeklikle sorun yaşayanlar için kurtarıcı işlevi görür bu açıdan, hem yalnızsındır hem değil, fanteziler gerçeklikle kolayca yer değiştirir, görünürde var olma, yani persona, benliğin yerini alır kolayca.

Örneğin neden, deniz kıyısında tek başına oturmak yerine, balıkçılar kahvesine gelmeyi tercih ediyorum. Arada sırada tek başıma kayalıklarda oturduğum ya da denize açıldığım olsa da sürekli değil. Balıkçılar kahvesi, kişisel ve etkileşimsel dünyamın devamlılığını sağlıyor çünkü, kendimi hatırlatıyor. Burada gerçek hissediyorum kendimi, diğerlerinin hoşuna gidecek şeyler yapmaya zorlanmadan. Burada bir hikâyem var başka hikâyeler içinde, Instagram’daki gibi 24 saat sonra silinmeyecek bir hikâye. Mesele internetin ve sosyal medyanın zararlı ya da yararlı özelliklerden çok, hayatımızda kapladığı yer ve işlev.

Bütünlük İhtiyacı
Kutuplaşmalarla topluluk ruhunun kaybı ve yeniden inşa edilme süreci, insanları bir arada tutan ortak hikâyeleri de değiştirerek başka türlü yalnızlaştırıyor. İnsanın, bebekliğinden itibaren tutarlı bir bütünlük arayışı içinde olduğu biliniyor.

Bebek araştırmaları, yeni doğmuş bir bebeğin, insan yüzüne tepki verirken, parçalara ayrılmış bir yüz fotoğrafıyla ilgilenmediğini gösteriyor. Doğduktan birkaç hafta sonra, görme yetisi geliştikçe emzirilirken artık sadece memeye, yani parçaya değil, doğrudan annesinin yüzüne ve bütüne odaklanmaya başlar. İlişki ihtiyacı içindedir, annesi aracılığıyla kim olduğunu ve neye benzediğini anlamaya çalışır, annesinin onu yeterince aynalayıp aynalamadığı, sonraki gelişim süreci için belirleyici olacaktır. Gerilimin azalması, haz ve güvenlik, ancak kendini bütünlüklü hissettiğinde mümkün olur.

Günümüz parçalanmış gerçekliğine uyum sağlanmaya zorlanan benliğin dağılması ve yaşadığı boşluk, bu açıdan bakılınca anlamlı hale gelir. Fakat bu bütünlük, insanın algı ve duygulanımlarının sürekli bir akış halinde yaşanmasından dolayı her zaman mümkün olmayabilir. Eğer insan sağlam ve esnek bir kendiliğe sahipse, her defasında, içinde ve dışında yaşadığı çatışma ve karmaşanın üstesinden gelerek, bir bütünlüğe ulaşabilir.

Sanırım bizdeki sorun da, kutuplaşmalardan geleneksel kültüre kadar her yerde, kendimize dair değişmez tanımlar ve kalıplara duyduğumuz ihtiyaç. Bütün o kalıplar, bir bütünlük değil, bütünlük yanılsaması vererek daha da parçalanmaya neden oluyor.