Apartheid suçu
19.03.2017 09:21 BİRGÜN PAZAR
Geride bıraktığımız hafta yayınlanan, İsrail’in bir apartheid devleti olduğunu ortaya koyan rapor sonrası ise Genel Sekreter, ESCWA’dan raporu geri çekmesini istedi

VIJAY PRASHAD

Apartheid, Güney Afrika deneyimini akla getiren ve insanlığa kaşı işlenen suçları imleyen güçlü bir kelime. Birleşmiş Milletler (BM) bu kelimeyi gelişi güzel kullanmaz. Kelime BM raporlarına nadiren girer, BM yetkililerinin ağzından nadiren dökülür. Fakat 15 Mart’ta Lübnan, Beyrut’ta yayınlanan raporda; BM, İsrail’in apartheid suçu işlediğini duyurdu. Bu; BM, Lahey Adalet Divanı ve uluslararası toplum açsından önemli sonuçları olacak önemli bir yargı.

2015’te BM Batı Asya Ekonomik ve Sosyal Komisyonu’na (ESCWA) üye 18 Arap ülkesi, İsrail rejiminin apartheid olup olmadığı sorusu üzerine çalıştı. ESCWA bu soruyu, iki Amerikalı akademisyene, Richard Falk’a ve Virginia Tilley’e sordu. Falk, 2008 – 2014 arasında Filistin’deki BM Özel Raportörü olarak insan hakları üzerine çalışmıştı. Tilley, 2009’da İsrail ve işgal altınaki Filistin’deki apartheid benzeri koşullara dikkat çeken çalışmayı gerçekleştiren Güney Afrika Beşeri Bilimler Araştırma Konsülü’nde Baş Araştırma Uzmanı olarak görev yaptı. Bugün ortaya çıkan rapor, İsrail’in sadece işgal altında tuttuğu Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs’te değil aynı zamanda kendi sınırları içerisindeki tüm Filistinliler’e karşı da apartheid suçu işlediğini söylüyor. İsrail için inkârı zor, oldukça sert bir rapor.

İsrail Başbakanı Benyamin Nethanyahu yakın zamanda ABD’nin Başkenti Washington’da, Başkan Donald Trump ile görüştü. Trump, üzerinde uluslararası fikir birliği sağlanmış olan iki devletli çözümü umursamaz görünüyordu. Aslında, bu rapor ve diğer raporların gösterdiği üzere, iki devletli çözüm çok önce etkisini yitirdi. İsrail hükümetinin Batı Şeria’daki yasadışı Yahudi yerleşimi projesi ve Doğu Kudüs’ü ilhak etmesi, bölgede kurulması düşlenen bir Filistin fikrini imkânsız kılıyor. Ortada, Ürdün Nehri’nin batısındaki toprağın tümünde hüküm sürme denemeleri yapan bir “tek devlet” var; İsrailli Yahudiler’in Filistinliler’e karşı egemen bir konuma sahip oldukları apartheid sistemli bir tek devlet…

İsrail hükümeti İsrailliler’le Filistinler’in eşit haklara sahip oldukları tek devlet fikrine “demografik tehdit” diye isimlendirdikleri bir nedenle karşı çıkıyor. Şayet sürülen ve göçmeye zorlananları da dâhil edersek sayıları 12 milyonu bulan tek devlet vatandaşı Filistinli, tek devlet vatandaşı 6 milyon Yahudi nüfusunu gölgede bırakır. BM raporu, sindirme ve göçe zorlama teknikleriyle Yahudi ırkının varlığını sürdürmeyi ön plana koyan kurumlara sahip olan İsrail’in ‘ırka dayalı bir rejim’ olduğunu savunuyor.

İsrail vatandaşlığı olan Filistililer (ezrahut) ulusal haklara (le’um) sahip değiller. Bu şu anlama geliyor; sadece kalitesiz sosyal hizmetlerden yararlanabilir, belirli alanlara giremezler ve özgürce toprak satın alamazlar. Doğu Kudüs’teki Filistinliler’in statüsü kalıcı oturma iznine düşürüldü; her defasında şehirde yaşadıklarını ve politik bir hedefleri olmadığını ispat etmek zorundalar. Batı Şeria’daki Filistinliler “apartheide uygun” yaşıyorlar diye yazıyor BM raporunu kaleme alanlar. Lübnan, Suriye ve Ürdün’e sürülenlerin tabi ki kendi topraklarında hiçbir hakları yok. Tüm Filistinliler; Haifa (İsrail) ve Ayn el Hilveh’de (Lübnan) yaşayanlar bile Israil apartheidi’nin sonuçlarını yaşıyorlar. Bu onur kırıcı durum Filistinlileri aşağılayan kanunlarla noktalanıyor.

İsrail politik sistemi Filistinlilere apartheid gibi koşullara karşı kendilerini ortaya koyma hakkı verseydi durum bu kadar kötü olmayabilirdi. Temel Yasa, (İsrail’in kurulmasını ilan eden yasalar bütünü; ilerleyen zamanda İsrail Anayasası’na temel oluşturdu) 7. Madde ile İsrail devletinin Yahudi karakterini sorgulayacak herhangi bir partiye izin vermiyor. İsrail Devleti’nin tanımı Filistinliler’i ikinci sınıf vatandaş haline getirdiğinden beri oy hakları neredeyse sadece bağlılıklarının onayına kadar geriledi. BM raporu bir örnek veriyor; “Genel olarak oy hakkına sahip bir kölenin, köleliği kaldırmak için oy hakkı bulunmaması”. Filistinliler, bu kurallarının değişmesi için savaşmaktan alıkoyuluyorlar.

Cesaret

Raporu yayınlayan ESCWA’nın Başkanı Rima Halef, bu görevinden önce BM Bölge Genel Sekreterliği yapıyordu. ESCWA’daki görev süresince, insan haklarını ve kültürel bütünlüğü savundu. Halef, 2014’te yayınlanan ve hâlâ “Arap Baharı” diye anılan süreci takip etmek için fırsat olan Arap Entegrasyon Raporu’nun da başındaydı. Bu rapor bölgedeki ülkeleri, halklarının haysiyetine sahip çıkmaya ve etnisite değil yurttaşlık temelinde bir sosyal sözleşme yapmaya çağırdı. Tahmin edileceği üzere Suudi Arabistan ve İsrail rapora itiraz ettiler. İsrail Halef’i ESCWA’daki görevinden kovdurmayı denedi. Dönemin BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un yanında durduğu Halef, görev süresini bir dönem daha uzattı. Bu yıl Ocak ayında ESCWA, bölgede bir devletin yurttaşlarına nasıl kötü davrandığıyla ilgili rapor yayınlayacaktı. Bu kez Mısır, İsrail ve Suudi Arabistan rapor yayınlanmadan önce Genel Sekreter’e koştular. Bu rapor engellendi, başka bir deyişle sansürlendi. Aslında BM, bölgenin etkili devletlerinden gelen baskılar nedeniyle BM Sözleşmesi’nin arkasında duramadığını söylüyordu.

Geride bıraktığımız hafta yayınlanan, İsrail’in bir apartheid devleti olduğunu ortaya koyan rapor sonrası ise Genel Sekreter, ESCWA’dan raporu geri çekmesini istedi. Bu talebi kabul etmeyen Halef, basın konferansında şöyle dedi: “Raporda yer alan iddialarımın arkasındayım, İsrail apartheid suçunu işlemiştir. Yaşadığımız süreçte şahsıma yönelen baskıyı kabul edilmez buluyorum. Genel Sekreter dün raporu geri çekmemi talep etti, ben de reddettim. Ten rengi, din ve etnisite üzerinden yapılan bu ayrımcılık kabul edilemez.”

Halef istifa etti. Bu büyük bir cesaret ve ilke eylemidir.

Çeviren: Ömür Şahin Keyif