Aptal romantik
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Soğuklar başladı. Ikimizden başka kimse oturmuyor, deniz kenarındaki bu masalara. Boğaz’dan geçen gemilere bakarak hayal kurmak bizim işimiz. “Bak kediler” diyorsun, “bak gökyüzü, gemiler, sokaklar, insanlar…” Saatlerce sayabilirsin güzel gördüğün şeyleri, “ellerin” deyip, üşümüş ellerimi ellerinin arasına alıyorsun. Beni birden bir kahkaha alıyor, “Aptal romantikleriz!” diye bağırıyorum. “Ama bizim aptal romantiklerden olmamız gerek, hayattaki görevimiz bu” diyorsun. Gerçekte neyi ciddiye aldığımız sürekli değişiyor.

Her şeyi bir romanı okuyormuş gibi yaşıyorum. Kafamın içinde bir romancı, gördüğüm, düşündüğüm, yaşadığım her şeyi roman cümlelerine dönüştürüp zihnime yansıtıyor. Sanırım bu beni koruyan bir şey. “Bu ne zaman başladı?” diye soruyorsun. Hatırlamıyorum. Belki ilk aşk acımı yaşadığımda, belki yalnızlığımı keşfettikten sonra, kim bilir… Ama biliyor musun, önceleri her şeyin bir kokusu vardı, Beyazıt Meydanı’nın, İstiklal Caddesi’nin, Eminönü’nden kalkan neşeli vapurların, Kadıköy’de sokakların… Sonra azar azar kayboldu, yakılan yıkılan eski binalar gibi. İnsanları birbirlerine bağlayan o görünmez gizemli bağlar koptukça, herkes birer yabancıya dönüştü. “Acaba savaştan önce Halep’te yaşayanlar da böyle hissetmiş midir?” diyorsun. Gülmüyoruz artık. İkimizin de gözünün önüne Halep’in yanmış yıkılmış görüntüsü geliyor. O masal şehrinde yaşanan aşkları düşünüyoruz.

“Geçmişi idealleştiriyor muyuz? İnsanları birbirine bağlayan o gizemli ve görünmez bağ varlığını sürdürüyor, biz göremiyoruz belki de” diyorsun, dalgın, kendi kendine konuşur gibi. Romantik bakış açısına göre, yeni olan her şeyden kolayca nefret edilebilir. Bugün yeni ve güzel şeyler yok muydu hiç? Boğaz’ın kenarında yükselen çirkin gökdelenlere, Haydarpaşa’dan kalkmayan trenlere, hareket etmeyen trafiğe bakıyorum, aklıma yeni ve güzel bir şey gelmiyor. Sense yine güzel gördüğün şeyleri saymaya başlıyorsun, yeni çıkan kitaplar, filmler, albümler, mis kokulu yeni doğan bebekler… Görmeyi istemekle ilgili bir durum. İnanılmaz kötü şeylere karşı, inanılmaz güzel şeyler üretmek, ancak aptal romantiklerin meselesi olabilir. Yani iyi ve gerekli bir şey aptal romantiklik. Birileri öldürmek için füzeler yaparken, birilerinin oturup şiir yazması, hatta o füzelerden biriyle öleceğini bilerek… “İnsanlar arasındaki o görünmez gizemli bağı koparan şey, yaşama korkusu” diyorsun, “ihanete uğrayacağını düşünüp aşktan, dostluklardan uzak durmak gibi… Belki uzak durarak ihanete uğramıyorsun ama aşkı ve dostluğu da yaşamamış oluyorsun. Yaşamazsan ölmezsin değil mi?..”

Doğu Almanyalı romancı Christa Wolf’un “Düşkırıklığından donup kalmış ve taş kesilmiş bir haldeydik” demesi geliyor aklıma, bugün yaşadığımız süreci anlatıyordu sanki. “Nesneleştirilmiş düşlerle karşı karşıyaydık” diyordu, kapitalizmin bu faydacı çılgınlık hâlini tarif ederken. Wolf, çıkış yolu bulmak için ilk Alman romantiklerine dönmüştü. Lövy ve Sayre, “İsyan ve Melankoli”de şu soruyu soruyorlardı: “Uyuşturucuya, dinsel köktenciliğe ya da yabancı düşmanı milliyetçiliğe umutsuzca kapanmak, ticari rasyonalitenin egemenliğinin yarattığı toplumsal kargaşaya verilebilecek tek karşılık mıdır?” Otoriter kolektivizm ile sahiplenici bireycilik ya da irrasyonalizm ile teknobürokratik rasyonalite gibi ikilikler dışında bir seçenek yok muydu? Doğayla uyumlu, yaşamın büyülü hâlini muhafaza eden yaratıcı bir toplumsal hayat, çok mu uzaktı?

Belki uzaktı, ama aptal bir romantiksen, bu uzaklığı umursamazsın, çünkü umurunda olan tek şey hayattır, yaşadığın ve yaşayamadığın hayat… Hatta hayatı o kadar ciddiye alırsın ki, uğruna ölmeyi umursamazsın… Güzel ve doğru bildiğin şeyleri, bedeli ne olursa olsun savunmaktı aptal romantiklik. Hasta olacağını bile bile, şimdi olduğu gibi, deniz kenarında soğuğa aldırmayıp bir çay daha içmekti belki de… “Değil, değil” diyorsun… Kahkahalarımızı duyan biri, deli olduğumuzu düşünebilir, ama biz sadece aptal romantiklerdik…