Arap kızı dışarıdan bakıyor -1
ZAFER DİPER ZAFER DİPER

Fotoğraf: Can Erok

Orta Avrupa dolaşısında birkaç kez yakalandığımız o aniden boşalan yağmurlarda sucuk gibi ıslanırken ayakkabılarımız kupkuruydu neredeyse, çünkü yollarda birikintiler oluşmuyor, sular çekip gidiyordu bir yerlere. Yakın geçmişte İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ise ha bire uyarıyor da uyarıyordu yine; şöyle mi söylüyordu: “Kentsel dönüşümün aziz evlatları, ey hemşehrilerimmm, biz sabah akşam duyuruyoruz, daha ne yapalım ya, sonra karışmayız, dinlemeyiz; yok kentin orta yerinde göllerde yüzüyoruz, yok evlerimiz arabalarımız sular içinde; yani kendi önlemlerinizi almazsanız artık bu tür olaylardan sorumlu biz değiliz…” “Sen kendi paçanı kurtarmaya bak” demeye gelen bu ne, ne bu, her yağmurda böyle batan bir kentte?! Senin görevin konuşup durmak yerine, o olumsuz koşulların değişimini sağlamak.

Anımsa, neler demişti Binali Yıldırım, 2015 yılında su baskını nedeniyle alt yapı sorunlarından belediyeyi sorumlu tutarak; çocukken yağmur yağdığında söylediği “Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor” şarkısını değiştirerek: “İzmir’de yağmur yağıyor, seller akıyor, belediye başkanı camdan bakıyor” biçiminde mırıldanarak ve de ekleyerek: “Bunun üzerine saatlerce konuşulur ancak oradaki sellere, çaresizliğe bir faydası yok. Yöneticilerin asla ve asla mazeret üretmek hakları yok, sorunları çözme sorumlulukları var…” O zaman, şimdilerdeki İstanbul için de şöyle mi söylemeli Yıldırım, “mazeret üretmeden”, öyle “saatlerce konuşmadan”: “Yağmur yağıyor, seller akıyor, Topbaş başkan camdan bakıyor...” Bakıyor da ne(ler) görüyor o? İlk başta, örneğin Can Erok’un fotoğrafında İstanbul’un bir bölgesinde her nasılsa sular içinde kalmamış mini minnacık bir adaya sığınmış canlıları görüyor bir arada: kadın, erkek, çocuk, kedi, köpek... ve bunun üzerine şarkı şöyle mi söyleniyor: “Yağmur yağıyor, seller akıyor, Topbaş...” “Ama dur bakalım,” diyor böyyük şehrin başı: “O camdan bakan ben değilim bir kere, Arap kızı.” Biz de bir “dur” diyoruz o zaman, canımız burnumuzda ha bi çabayla araya girerek: ”Kim bu Arap kızı?...”

“Kimse Arap kızının neden baktığını bilmez” başlıklı 6 Mayıs 2013 tarihli yuksekovahaber.com.tr’ye göz atalım:

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Nijerya, Suudi Arabistan, Libya, Kenya ve Sudan’da yaşayan Afrikalılar, Zanzibar üzerinden köle ticareti yoluyla Dalaman, Manavgat, Çukurova, Menderes ve Gediz ovasına getirilmişti. Bazı Afrika kökenliler ise 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sırasında Girit’ten Ege bölgesine getirilmiş büyük çoğunluğu da İzmir’e yerleştirilmişti. İzmir Afrikalılarla Dayanışma Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Mustafa Olpak, ata ve analarından kendilerine kalanları ve sonrasında yaşadıkları sorunları anlattı. Osmanlı İmparatorluğu yıkılıncaya kadarki süreçte köle ticaretinin var olduğuna vurgu yapan Olpak, “Ancak kölelik Osmanlı’dan önce bu topraklara gelmiştir. Osmanlı var olan bu köleliği kendi yaşam biçimine uydurdu” diye belirtti.(…) İslam köleciliğinde var olan ‘azad’ geleneğiyle kölelerin topluma karıştığını anlatan Olpak, “azad olan köleler farklı kesimlerle evleniyor ve bu evlilikten ötürü renk yavaş da olsa açılmaya başlıyor. Örneğin babam beyazdır. (…) Cumhuriyetle birlikte kölelik evlatlık sistemine dönüşüyor. İlk yıllarından 1960’lara kadar herhangi bir siyah çocuğu yolda bulup, elinden tutup mahkemeye çıkardığınız zaman ‘Ben bunu miras hakkımı vermemek üzere evlatlık almak istiyorum’ derseniz yasaldı. BM’nin hazırlamış olduğu bir kararla birlikte yasadan evlatlık ile ilgili yasalar kalkmıştır. Yani bilinmeyen bir tarihle başlayan köle tarihi ne yazık ki 1964’lü yıllara kadar devam etti. Gariptir ama bundan kimse bahsetmez” diye belirtti. “Cumhuriyetle birlikte bir Arap’tır almış başını gidiyor” diyen Olpak, teninin renginden dolayı yaşadığı sorunları şöyle anlatıyor: “Özellikle ilkokul dönemlerinde sürekli ‘Arap Arap’ diye kızdırıyorlardı. Ya da sokakta geçerken yanınızdan siyah bir köpek geçsin, ‘Arap Arap’ diye söylenip baktığımız zaman da, ‘Kusura bakma ben köpeği çağırdım’ deniliyordu. Bir siyah kızımıza diğerleri ‘pardon elimi değdirebilir miyim’ diyor ve elini sürtüyor, bakıyor leke zannediyor. (…) İlkokulu 7 yılda bitirdiğini ifade eden Olpak, “Evden okula diye çıkardık, ama okula gitmezdim. Bunun nedeni diğer çocukların benimle alay etmesiydi.

Hele hava yağmurlu olduğu zaman gitmeniz mümkün değil. Okul bahçesine yaklaştığınız zaman diğer bütün çocuklar ‘Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor’ diyerek sizi ortalarına alırlar. Hüngür hüngür ağlarsınız. Kimse müdahale etmez, öğretmen bile” diyor. Arap kızı camdan bakıyor şarkısının hikayesini anlatan Olpak, “İmparatorluk döneminde siyah çocukla efendi çocuklarının aynı ortamda oyun oynamaları yasaktı. Her ne kadar azad edilse de bu böyleydi. Arap kızı dışarıda, efendi çocuklarının oyun oynamalarını izlemiştir. Yağmur yağmasına ve kızımız ıslanmasına rağmen ibretle dışarıdan içeriyi seyreder…”