Asabiyye
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP Genel Başkanı olmadan hemen önce İbn Haldun Üniversitesi açılışında konuştu. İbn-i Haldun’u överken Auguste Comte’u yerdi. Arada Jakobenler’e de dokundurdu. Jakobenlerden de kastettiği, herhalde, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte bu ülkenin eğitimine yön verenler, bilimsel-aydınlanmacı-laik bir eğitim sistemini yerleştirmeye çalışanlar ya da daha genel anlamıyla Kemalistler olsa gerek.

Erdoğan’ın “Bu millete en büyük zulmü bağrından çıktığı toplumun değerlerine düşman, yasakçı, baskıcı Jakobenler yapmıştır. Bu böyle bilinmelidir… Kimi şarkiyatçıların şimdiye kadar hiçbir ülkede, hiçbir insanın Mukaddime gibi bir eser çıkarmamıştır diye tabir ettikleri İbn-i Haldun’un eserleri hak ettiği değeri görememiştir. En basitinden Auguste Comte gibi sorunlu şahısların fikirleri kabul görürken, İbn-i Haldun adeta mahkûm edilmiştir” sözleri, çok partili hayata geçişten sonra ilk kez bir cumhurbaşkanının parti genel başkanlığına seçilişi “tarihi olay”ının gölgesinde kalsa da ilgi uyandırıp tartışıldı.

Erdoğan, İbn Haldun’un “adeta mahkûm” edilişini Jakobenler’in sırtına yüklese de, onun eserini yasaklayanın Sultan 2. Abdülhamid olduğunu söyleyerek hatalı tarih bilgisini – ki bunun günahı kuşkusuz danışmanlarının boynunadır – düzeltenler oldu.

Erdoğan’ın sözlerinde sorunlu bulunan diğer nokta da sosyolojinin isim babası Auguste Comte’u “sorunlu şahıs” ilan edişiydi.

Düşünce tarihi ve bilimin evrimi içinde her şeyin tanrılarla açıklandığı dönemin sonunu, açıklamalarını soyut akıl yürütmeye dayandıran felsefe getirmişti. Comte ise, felsefeyi tahtından indiren doğa bilimlerinin etkisinde, toplumsal olaylara doğa bilimleri kesinliğinde açıklama getirme çabası içinde, önce “sosyal fizik” dediği sosyolojinin kurucusu ve isim babası oldu.

Eminim, çağdaş olsalar ve birbirleri hakkında söz söyleme şansları olsaydı ne İbn-i Haldun Comte’u ne de Comte İbn-i Haldun’u “sorunlu” ilan ederdi. Büyük olasılıkla, her ikisi de düşünce tarihine önemli katkılar yapmış iki bilim insanı olarak birbirlerinden saygıyla bahsederlerdi.

Comte’ta neyin “sorunlu” olduğuna dair bir ipucu yok Erdoğan’ın sözlerinde. O yüzden, oradan yürütülecek bir tartışma ilerletici olmaz.


İbn-i Haldun’a “hak ettiği değer gösterilmemiştir”, “adeta mahkûm edilmiştir” saptamasını ise en azından benim sosyoloji öğrenciliği pratiğim yalanlıyor. ODTÜ gibi bir üniversitede, daha çok Marksist düşünceye yakın öğretim üyelerinden sosyoloji öğrenirken tanıştım İbn-i Haldun’la. Her ne kadar Comte’a sosyolojinin kurucusu denilse de ondan 400 yıl kadar önce Doğu’da sosyoloji yapan biri olarak öğretildi bize İbn-i Haldun.

Mukaddime’nin, İbn-i Haldun’un 1375’te yazdığı birçok ciltten oluşan kapsamlı bir dünya tarihi olan ünlü eseri Kitabu’l-İbar’in giriş bölümü olduğunu da o hocalardan öğrendim. İbn’i Haldun’un bu kitapta Berberi ve Arap toplumlarını tahlil ederek bazı toplumlar çözülüp dağılırken bazı toplumların nasıl gelişip onlara hakim olduklarını sorguladığını anlatan hocalarımı da, onlar kendilerini farklı tanımlasalar da, Jakoben sayacak çoktur.

İbn-i Haldun denilince akla gelen ilk kavram “asabiyye” olur. Asabiyye İbn-i Haldun’un düşünce sistematiğinde toplumların ilkellikten uygarlığa ilerlemesini sağlayan temel toplumsal bağdır, “toplumsal kaynaşma” anlamına gelir. Asabiyyesi yani ortak amaç ve yazgı hissi zayıflayan toplumlar ve uygarlıklar yıpranıp çözülürler. Sonuçta bu tür bir uygarlık daha güçlü dayanışma hissine yani daha güçlü asabiyyeye sahip, daha küçük ve genç bir toplumun egemenliği altına girer.

Asabiyyesi (toplumsal kaynaşması) zayıflayan toplumların yok oluşları, şimdi İbn-i Haldun’u saygıyla ananların, özellikle de liderlerin, ondan öğrenecekleri ilk şey olmalı.

O zaman İbn-i Haldun ve asabiyye, bir toplumun kutuplaşmasının nelere mal olacağını, yüzde 50-50 bölünmüş bir toplumu “toplumsal kaynaşma” ya götürecek yollar bulunamazsa ne sonuçlarla karşılanabileceğini düşünmeyi de sağlar.