Aşk mektuplarının yazarı
Ece Temelkuran Ece Temelkuran
1970’lerin ikinci yarısında, Erzuru

1970’lerin ikinci yarısında, Erzurum’un Şenkaya’sında, ortaokulu, liseyi okuyan ve şimdilerde 40 yaşını aşmış kadı nlar, o günlerde her satırında buram buram aşk ve özlem dolu mektuplar aldığınızı hatırlıyorsanız -ki ilk sevgiliden alınan mektuplar asla unutulmaz bu satırları dikkatle okuyun lütfen! O mektupları size, sizinle arkadaş olmak isteyen delikanlılar yazmadı. O mektuplar, Ali Dursun Türkmen’e aitti. Onun kaleminden çıktı her biri. İdare lambasının kör ışığında yazıldı ve sizinle arkadaş olmak isteyen delikanlıların eline tutuşturuldu. Gençliğinizin, güzelliğinizin ışığıydı, orada yazılanlar. Siz nereden bilecektiniz, Şenkaya’nın sokaklarında kurulan aşk barikatının arkasında kimin olduğunu? Onu tanırdınız ama hiç aklınıza gelmezdi, Ali Dursun Türkmen’in yazmış olacağı. Hani derler ya; "ağzı var dili yok", öyle birisiydi sizin için. İçine kapanık mıydı, yoksa içinde fırtınalar esen birisi mi? Neydi sizin için? Siz, bugünden geriye baktığınızda heyecandan yanakları al al olmuş, elleri titreyen bir delikanlıdan aldığınız ve okuduğ unuzda o kadar sevilmenin yarattığı sonsuz hoşluktan başka bir şey hatırlamıyor olabilirsiniz, o günlere dair. Orada yazılanların, tadı damağınızda kaldıysa eğer, gençliğiniz aklınıza düştüğünde içinizde garip bir burukluk hissediyorsanız, ah çekerek andığınız o günlerin simgesiyse sıcacı k ve aşka çağıran ses, bilmeniz hakkınız mıdır, sizin adınıza yorum yapamam ama, Ali Dursun’un hakkını teslim etmek bizim boynumuzun borcudur. Şenkaya’da aşk, Ali Dursun Türkmen’den sorulmuştur. Aşk denen "o meretten, en iyi anlayan" odur.

 Şenkaya’da arkadaşlığın, fedakârlığın, devrimci dayanışmanın da adresi Ali Dursun Türkmen olmuştur. Tıpkı yukarıdaki paragrafta olduğu gibi, 30 yıllık bir sırrı daha ifşa etmek gerekiyor. Çünkü kimseye anlatmamıştır; yaradılışı böyledir. Bir yapıp beş anlatanları bırakalım bir tarafa, beş yapıp hiç anlatmayanlardandır.

 Şenkaya’da operasyonlar yapı lmaktadır. Bilindiği üzere, 12 Eylül sonrası "sürek avlarından" birisi başlamıştır. Ali Dursun operasyonu atlatmıştır. Lakin komşu köydeki arkadaşına haber vermek gerekmektedir. Komşu köye giden arabayı dağ başında durdurmuş ve binmek istemiştir. Şoför yer olmadığı için almak istememişse de, kavga kıyamet, dolmuşun yük taşınan üstünde yolculuk yapabileceğine ikna etmiştir. Belirtmek gerekiyor; aylardan kıştır, yaşanan yer Erzurum’dur. Dışarıda eksi bilmem kaçlarda bir soğuk vardır ve belli ki, soğuk, hareket eden arabanın üstünde kat ve kat artacaktır. Bütün bunları bilmez mi Şenkayalı delikanlı? Bilir elbet. Köye vardı klarında ramak kalmıştır, donmasına. İlk müdahaleyi, bu nasıl iştir dercesine ‘tövbe’ çeken köylüler yapmıştır. Kendine gelir gelmez, arkadaşını bulmuş, evden birlikte ayrı lmalarından yarım saat geçmeden köyün içi askerlerle dolmuştur. Ver elini, Şenkaya’ya en yakın dağlara. Donarak ölmeyi göze alarak onu kurtarmaya geldiğini arkadaşı na anlatmamıştır bile. Ona göre yaptığı sıradan bir iştir; her devrimcinin yapması gereken.

 Çok okumuştur okumasına, çok eyleme katılmıştır katılmasına ama ne eylemleri böbürlenerek anlatmıştır ne de devirdiği koca koca kitaplardan alıntı yapmayı aklına getirmiştir. Lise kapısının çilingirci hüneriyle açılması ve dağıtılacak bildirilerin teksir makinesinde çoğaltılması onu eseridir. Polis yıllarca bildirilerin nası l ve nerede çoğaltıldığını öğrenememiştir. 12 Eylül’den sonra kitapların ve örgütsel dokümanları n köy ilkokulunun tavan arası na saklanması da onun bulduğu bir yöntemdir. Nitekim köylüler ilkokulda sorguya çekilmiş ama aranan malzemelerin tavan arasında olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir.

 BU DÜNYA İÇİN FAZLASIYLA İNSANDI
 Öldükten sonra, daha doğrusu, kendi elleriyle hayatına son verdikten sonra, onun için gazetelere verilen ilanlarda hep aynı cümle göze çarpıyordu: "Bu dünya için fazlası yla insandı." Gerçekten de öyleydi ama olağanüstü, farklı bir hayatının olduğu sanılmasın. O, yalnızca sıradan ve alçakgönüllü özelliği ile dikkat çekti; bir devrimci gibi yaşadı, belki de "yapılacak en devrimci şeyi yaparak" hayata veda etti. Yoksa, yaptığı iş hayatı savunmak mıydı? Tıpkı Şenkaya Lisesi’nde okurken Şenkaya’yı, sürgüne gittiği Kars Lisesi’nde okurken Kars’ı, nasıl ki, daha sonraki yıllarda Ankara’nı n Tuzluçayır’ında yaşarken orayı savunduğ u gibi. Tuzluçayır’da bütün gece nöbetlerine gönüllü olarak adını yazdırmasının, mahallenin değil hayatın nöbetini tutmaktan başka bir anlamı olabilir miydi?

 Cezaevlerine görüşe gitmek onun için hayatı savunmaktı, içerdeki arkadaşının, sevgilisini özlemiş olabileceğini düşündüğü için, zekice bir yol bulup iki sevgiliyi tel örgüler arkasında buluşturmak da. Mamak’ta bir süre tutuklu kalmayı böyle algılamıştı, 12 Eylül sonrası aranmaya başladığında Şenkaya’ya yeniden dönmeyi de. 12 Eylül sonrası şiddetli geçim sıkıntısı çekmesini abartmadı, hayatın bir gerçeğiydi yaşadığı. Kurtuluşçuydu Ali Dursun. 12 Eylül’den sonra hareketinin aldığı "geri çekilme kararı" belki politik olarak doğru olabilirdi ama onu haddinden fazla yaralamıştı. "Hayatı savunmanın geri çekilmesi olmaz" diyecek kadar duygusaldı. Dostoyevski ve Şolohov okumak, Ahmet Arif ve Nazım şiirlerine uzanmak ve yastığının altında mutlaka bir kitap bulundurmak ne anlama geliyorsa, 12 Eylül sonrası sol saflarda yaşanan değer yitimini kabullenmemek de o anlama geliyordu onun için.

 Kim bilir; mevzi savunması yordu onu. Hayatı cepheden savunmak gerektiğine inandı. Cepheden ve her şeyiyle. Bilenler bilir; Ankara Dipnot Kitabevi’nin sahibi Emirali, Ali Dursun’un kardeşidir. Unutulması halinde içimizi acıtacak sevgili arkadaşı mız Ali Dursun Türkmen’le ilgili bu satı rları Emirali’nin sözleriyle sonlayalım: "90’ların dünyasında bir mülteciydi o." Mülteciliğe taammüden son verdi.