Aslı’yı serbest bırakın!
ONUR BEHRAMOĞLU ONUR BEHRAMOĞLU

ONUR BEHRAMOĞLU / @onurbehramoglu

BirGün’deki son yazımı 3 Temmuz 2016’da yazdım, neredeyse iki ay önce. Türkiye’de nitelikli okur az, aydınlarımız-entelektüellerimiz de genellikle sadece kendileriyle meşgul oldukları için fark edilmedi ama, yazımın konusu askeri darbe-cemaat-gerici iktidar kıskacı idi. Yayınlarını Volkan gazetesi aracılığıyla sürdüren Derviş Vahdetî’nin İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nden söz ederken, bugünün Zaman gazetesini, Hocaefendilerini ve Cemaat'i anlatıyordum. Halide Edib’den alıntıyla, “Belki Vahdetî sadece kara bir taassuba dayanmakla kalmıyor, aynı zamanda ecnebilere ajanlık da ediyordu. O zaman İngiltere Sefareti Başkâtibi Mr. Fitzmaurice’ten para aldığı da rivayet edilirdi” derken, bugünün CIA beslemesi örümcek ağı yapılanmasını ima ediyordum. “Hareket Ordusu kurmay kadrosu, bir bildiri yayımlayarak, bölünmez bütünlüğün ve Meşrutiyet’in ilelebet korunacağını vurgular. Bu gelenek, Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki tüm askeri müdahalelerde yaşatılacak, ‘Meşrutiyet’ yerine ‘Cumhuriyet’, ‘korunmaya’ devam edecektir” diyerek, yaklaşan darbenin aynı masalları anlatacağını, kanmamak gerektiğini söylüyordum. Olası bir darbede hedef tahtasına yine özgürlükçülerin, devrimcilerin, düşünce üreten insanların konulacağını hepimiz kadar bildiğimden, ilk özgür entelektüelimiz Tevfik Fikret’i hatırlatıyor, bugün tutuklu bulunan Aslı Erdoğan’ı da anlatır gibi, Fikret’in şair melankolisini izah ediyordum: “Melankolik insan, düşünen, duyan, dünyayı anlamlandırmaya çalışan, yetenekli, bilge, erdemli bir insandır. Evrenin sonsuzluğuna karşı kendi geçiciliğini ve güçsüzlüğü duyumsar. Günlük yaşama katılıp toplumsallaşamayan, yüzü kararmış değil karartılmış insandır.” Başka bir hatırlatma da yapabilir, 1915’te aramızdan ayrılan Fikret’i 1957’de bir mizah dergisinde tekrar yayımlanan ‘Han-ı Yağma’ şiirinden dolayı ifade vermeye çağıran savcılardan bugünün savcılarına bir arpa boyu yol alınmadığını vurgulayabilirdim.

Bizim gibi insanların karşısına dinci bezirgânlıkla çıkacaklarına adım gibi emin olduğum için de, “Dua mı? Duayla derdimiz yok, Halikarnas Balıkçısı’nın çocuklarıyız biz” diyerek ekliyordum: “Şehrin camilerinde namaz kılmak hoşuma giderdi. Öğleyin Sultanahmet Camii ışık içinde olurdu. O caminin mimarisinde mi ne, ışığı çoğaltma gücü var. Orası gönül sıkıcı karanlıkları gideren bir ışıklar mucizesi, bir aydınlıklar sarayıydı.”

Sesimi duyan olup olmadığını anlamak için bir süre sessiz kalmak istedim. O esnada gazetem BirGün’ün emekçileri, “Pazar ekinde yer alacak konuların hafta başında ortak katılımımızla belirleneceğini, buna göre içerik oluşturmak istediklerini” bildirince büsbütün susmayı yeğledim zira ‘Fidel’in Omzundaki Kuş’ başlıklı ilk yazımdan, yaklaşan darbeye ve sonrasına dair sezgilerimi içeren son yazıma kadar hemen hiçbir yazım, güncelin dar koridorlarına sıkışacak türden değildi, oradan kaynaklanmıyordu. Yazı hiçbir işe yaramıyorsa neden yazıyordum peki? Sessizlikte bunu sordum kendime. “Yazmasam deli olacaktım” diyerek Sait Faik’e mi sarılacaktım? Hayır. Düşünmenin en sağlam yolu saydığım, arayışı kutsal bellediğim, okuyarak-deneyimleyerek edindiklerimi ancak bu şekilde anlamlandırabildiğim için yazıyordum. İşe yaramayan şeylerin dünyayı güzelleştirdiği duygusuyla. Adını sanını bilmediğim, bir kez olsun karşılaşıp konuşmadığım insanlardan gelen mektupların tarifsiz sıcaklığına layık olabilmek için. Düzyazıyla anlatılabilecek her şeyi anlattıktan sonra, düzyazıyla anlatılması olanaksız olanı, şiiri duyabilirim umuduyla.

“Türkiye tekerrürden ibarettir” başlıklı bir yazı kaleme almıştım BirGün’de. Demir Özlü’nün, Türkiye’de iki yanlı siyasal tehlikeye -İslamlaşma yani Cumhuriyet'in yıkılması ile diktatörlük tehlikesine- dikkat çektiği anılarının bugün sahaflarda bile zor bulunabildiğini yazmıştım da, bir okur, sadece bir okur, kitabı arayıp bulamadığını, benden ödünç alıp alamayacağını sormuştu. İşte o bir tek okur için yazıyordum, her türlü uyarıyı yıllar öncesinden yapmışların değerini bilmeyen ülkede akıntıya kürek çekenler için.

Aynı yazıda, Elazığ’ın Akçakiraz köyünden Kâzım Demirtaş’ın acı öyküsünü anlatmıştım. Köy bekçisiydi Kâzım. Parası bitince başka köye yerleşip davar ticaretine başlamıştı. Bir sabah arkadaşlarıyla yürürken jandarma ateş açmıştı üzerlerine. Aynı akşam TRT haberi: “Tunceli’nin Mazgirt ilçesinde çıkan silahlı çatışmada dört terörist ölü olarak ele geçirildi” şeklinde verilmişti. İlerleyen günlerde, Erzincan Devlet Güvenlik Mahkemesi kararıyla “Demirtaş’ın örgüt ve teröristlikle ilgili olmadığı” hükme bağlanıyordu. Bugün örgüt üyeliğiyle suçlanan kimilerinin beraat kararlarında yazacak olan da budur, biliyoruz; bunu haykırmak istedim de ondan yazıyorum şimdi. Ne kadar süreyle özgürlüklerinin ellerinden alınacağını bilmiyoruz ama, öyle ince ayrıntıları sadece ‘devlet büyükleri’ bilir, bunun acısıyla.

Hangi devletin hangi büyükleri mi dediniz?

Yine aynı yazıda, 1987’nin Haziran ayında düzenlenen ‘Laiklik ve Günümüz Türkiyesi’ panelinde konuşan bir gazeteciden söz etmiştim, “Siz istediğiniz kadar yırtının, Türkiye’de çok bilinçli bir İslami hareket vardır, bunu kimse engelleyemez” buyuran Taha Akyol’dan. Çok bilinçli İslami hareket ülke Meclisi'nin bombalanmasına, uçaklardan insanlarımıza ateş edilmesine, askeri-sivil bürokrasinin tüm kademelerinin ele geçirilip ülke tarihi boyunca görülmüş en acınası çukura düşülmesine yol açmışken, solcuları vatan millet düşmanı ilan eden İslami hareketi ‘muhafazakâr demokrat’ etiketiyle pazarlayanlar gazetelerin-televizyonların baş köşelerine kurulup akil adamcılık oynarken geride ne kadar devlet, ne kadar büyük kaldıysa onlar.

Duvarlara “Kurdun dişine kan değdi” yazıldıktan, çocuklarımızın geleceği şarka özgü uğursuz bir döngünün çarkları arasında karartıldıktan, dağlarımız-derelerimiz-ormanlarımız-madenlerimiz sermayeye peşkeş çekildikten, sanatta-bilimde-sporda… velhasıl her alanda dibe vurduktan sonra geriye ne kaldıysa büyüklerimizin olsun, madalya yapıp taksınlar boyunlarına.

Atölyelerde-fabrikalarda-tersanelerde-plazalarda-inşaatlarda-alışveriş merkezlerinde üç otuz paraya çalıştırılarak sabahtan akşama sömürülenlerden, hastane kapılarında iki büklüm haldeyken itilip kakılanlardan, otobüs duraklarında uykulu gözlerle bekleyenlerden, çöplüklerde yiyecek arayanlardan, kırmızı ışıkta araba camlarını silenlerden, gece yarılarında etlerini pazarlayanlardan, soğukta titreye titreye ölenlerden, kimsesizler mezarlığına-asit kuyularına gömülenlerden, F Tipi zulümhanelerde unutulup gidenlerden, üniforma-makam-mevki-bey-ağa-paşa karşısında boynu bükük kalanlardan, devletin ülkesi ve milletiyle hazır bulunduğu ve bulunmadığı her yerde dayak yiyenlerden, ırzına geçilenlerden, aşağılananlardan geriye ne kaldıysa da bize emanet.

Emanete hıyanet etmemek için yazıyorum bugün.

Meselelerin uluslararası boyutu, güç dengeleri, stratejik derinlikler ‘büyük’leri ilgilendirir. Biz mikro devlet değil, haysiyet sahibi insanlarız. Sesimizin daima ezilenden yana çıktığına emin olmalı, insan onurunu koca koca kavramlara, laf kalabalıklarına, hamasi babalanmalara feda etmemeli, yazdıklarımız kadar sustuklarımızdan da sorumlu olduğumuzu bilmeliyiz. Suriye Kürtleri, Fırat’ın batısındaki Menbiç’ten öteye ilerlemeyi sürdürürlerse ülkemizin güneyindeki bin kilometrelik alana hâkim olacaklar, bundan dolayı dış politikada u dönüşleri yapılıp içerde sağlanan milli mutabakatla da bizim şu çılgın, asi, uslanmaz Kürtlerimiz her türlü baskıya maruz kalacak, herkesler de susacak, buraya kadarını anlayabiliyoruz. Ama, Aslı Erdoğan’ın serbest bırakılması için gereğini yapın da, Çin’den Almanya’ya, Rusya’dan İsrail’e, davet edildiğimiz uluslararası kültür etkinliklerinde siyasi sorularla boğuşup, “Sizin ülkeniz de şurada şu ayıbı işledi, devletiniz burada bu hukuksuzluğa yol açtı” türünden lüzumsuz karşı ataklarla daha da utanmayalım kendimizden, aynaya bakacak yüzümüz olsun.

Haksızlık karşısında yazmasam deli olurum diye yazıyorum bugün, evet. Haritada bir nokta kadar yalnız kalmış, hapsedilmiş bir yazar, “Hayatımda ilk kez kendimi yalnız hissetmiyorum” dediği için yazıyorum. Onun böylesine yalın bir cümlesi, yazının gücüne herkesten daha fazla inandırdığı için.

Aslı Erdoğan çalışma masasından, kitaplarından, alışkanlıklarından koparılmışken, çalışma masamda, kitaplarımın arasında, az sonra penceremden göğe bakarak çayımı içecek olmanın utancıyla yazıyorum.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız