Aslında pek de şanssız sayılmayız
HÜSNÜ ARKAN HÜSNÜ ARKAN

Özgürlük mücadelelerinin hikmetine yüzyıllar önce değil de günümüzde vâkıf olunsaydı halimiz nice olurdu?

Birçok neslin hayatı güme giderdi… Sigorta, sendika filan bilmezdik… Bugünün Türkiyesini yöneten kibir ehli de bu kadar zor durumda kalmazdı…

Kadınlar, onların istedikleri gibi evlere hapsolurlar, hayata kafes arkalarından, kapı aralarından bakarlardı. Rosa Luxemburg’un, Clara Zetkin’in adlarını öğrenemezdik.

Ne Avrupa’nın ve Doğu’nun Tolstoy’undan haberimiz olurdu, ne de bizim Yaşar Kemal’den…

Kürtlere hâlâ kart kurt eden Türkler derdik…

Bilemedin, “Kürt meselesi yoktur,” diye gerim gerim gerinirdik… Gıkını çıkaranın ümüğüne çökerdik…



Kesinlikle şanssız sayılmayız…

Güzel bir dünyada yaşıyoruz…

Ya Ortaçağ bin yıl sürmüş olsaydı da, Yeni Türkiye’nin inşaatçı dinamikleri sayesinde yeni yeni yıkılmaya başlasaydı?

Mesela matbaayı Gutenberg değil de Abdülkadir Selvi icat etseydi!

İlk büyük romanı Cervantes değil de İskender Pala yazmış olsaydı?

Deniz Gezmişimiz olmasaydı, Mahçupyan’a fit olsaydık…

Basın-yayın okuyan gençler gazeteciliği Akif Beki’den öğrenselerdi…

Belâgat ustası diye Çiçero’yu değil de Bülent Arınç’ı bilseydik…

Kopernik’i unutmuş olsaydık, yerine Medyum Memiş’i koymuş olsaydık…

Modern müziğin yaratıcısı Uğur Işılak ya da Nihat Doğan olsaydı…

En büyük mimarımız Fakir-ül Hakir olmasaydı… Ali Ağaoğlu olsaydı…

Siyaset sosyolojisini Nibenka’dan, yemek pişirmeyi Oktay Usta’dan öğrenseydik…

Halimiz nice olurdu?



Vallahi şanslı sayılırız…

Düşünün!

Kapital’i Marx değil de Yiğit Bulut yazmış olabilirdi… Ekonomiyi artık ondan öğrenirdik…

Sayı saymayı ve sosyal dayanışmayı Bilal Erdoğan’dan, vefayı Numan Kurtulmuş’tan, On Emri Davutoğlu’ndan, vahdet-i vücudu Egemen Bağıştan, felsefeyi Cemil Çiçekten…

Klasik Türk Müziğini Mehmet Barlas’la Oğuz Haksever’den Sportmenliği Emre Belezoğlu’ndan, muhabbeti Vali Mutlu’dan, şehirciliği Gökçek’ten…

Şiiri Turgut Uyar’dan değil de Recep Tayyip Erdoğan’dan…

Demokrasiyi torba yasalardan, seçim barajından, kendini yargıç sanan, dahası yargıç tayin edilen mülkî âmirlerden; el kaldırıp indirenlerden, niye el kaldırıldığını yanındakine soranlardan…



Bu dünya vallahi güzel…

Bizler de pek şanslıyız…

Sadakati Romeo ve Juliet’ten mi okuduk?

Yanlış okuduk… Zaten öyle bir oyun henüz yazılmadı ki… Shakespeare hiç yaşamadı…

Sadakati asıl Karaalioğlu’ndan okuyacaksınız… O da kesmezse Ali Bayramoğlu’ndan, olmadı havuz patronlarının tamimlerinden…

Vicdanı İsmet Berkan’dan okuyacaksınız…

Empatiyi kadın cinayetlerinde indirim uygulayan yargıçların gerekçeli kararlarından…

Saygıyı Berkin’in anasını yuhalayan, sağduyusu elinden alınmış yığınların çığlıklarından…

Gülmeyi Bergson’dan değil de, “kadınlar kahkaha atmamalı,” diyenden…

Susmayı Abdullah Gül’den…

Ve bazı şeyleri, özellikle de korkuyu gözlerden.



Güzel bir çağda yaşıyoruz…

En azından, hayvanat bahçesinden Tübitak’ın başına gelen adamın atom bombası yapamayacağı kesin…

Güzel bir çağda yaşıyoruz…

Doğu Karadeniz insanı HES’lere karşı savaşıyor…

Güzel bir çağda yaşıyoruz…

Şiir gibi bir Gezimiz var; olmadık yerlere sızıyor…

Güzel bir çağda yaşıyoruz…

Zulme boyun eğmeyi aklından bile geçirmeyen Kürtler ve Türkler var…

Onların kardeşliği var…



Elhâk, bizden öncekiler gibi güzel bir çağda yaşıyoruz…

Şanslıyız.

Bin yıldır olduğu gibi…

Mücadele eden hakkını alıyor…

Boyun eğen çocuklarına zulmü miras bırakıyor.