Aslolan sermayenin vesayeti
MELİH PEKDEMİR MELİH PEKDEMİR
Yarın 24 Ocak...

Bundan 32 yıl önce “24 Ocak kararları” adıyla neo-liberalizmin demir yasaları yürürlüğe konulmuştu.

12 Eylül’ü her boyutuyla tartışabilmek için 24 Ocak (1980) gününden başlamak gerektiği üzerinde çeşitli kereler durmuş olmalıyım. Bu hafta, 12 Eylül hakkında, özellikle gençlerin yeterli bir fikir sahibi olabilmesi için iktisadi boyuttaki gerekli bazı bilgileri, olguları da hatırlatmaya çalışacağım.

İddialı bir laf olacak ama 24 Ocak sembolik olarak Türkiye sermayedarlarının, sermayenin küreselleşmesine dâhil olmaya başladığı önemli bir dönemeci temsil ediyor.  Neo-liberalizm, 1980 dünyasında İngiltere’de Thatcherizm, ABD’de Reaganizm adıyla gündemdeydi. Keynesçi politikalar yerine Friedmancı iktisat politikaları, monetarist (paracı) politikalar öne çıkmıştı. Yani, bir dönem sosyalist sistem karşısında da rekabet edebilmek için refah devleti, sosyal politikalar filan gibi kapitalist aldatmacalar da bir kenara konulmuş, vahşi mi vahşi bir kapitalizmin küreselleşmesine girişilmişti.

Türkiye ekonomisi ise o yılların da ünlü deyişiyle “Cumhuriyet tarihinin en büyük ve en derin krizini” yaşıyordu. Ve ekonomik krize yine IMF’nin direktifleri yönünde çözüm aranıyordu. IMF bağımlı ülkelere “yeni” bir ekonomik model dayatmaktaydı.

Bu model Latin Amerika ülkelerinde bir süredir şekilleniyordu.  Bu ülkelerin bir kısmı Chicago Okulu’nun Friedman çocuklarının “şok yöntemleriyle” ve askeri diktaların da desteğiyle, neo-liberalizmin laboratuarı haline gelmişti; özelleştirme, sosyal yardımların kesilmesi, sendikasızlaştırma... Yani para, para, daha fazla para ve kâr için ezilenlere her şeyin reva görüldüğü yerler.

Ayrıntılara girmeyeyim. Dünya Bankası’nın Türkiye uzmanlarından Ballasa 1979 yılında düzenlenen MEBAN seminerinde Türkiye’ye yeni bir ekonomi politikası önerdi. Ballasa’ya göre Türkiye de “ihracata yönelik bir ekonomi modeline” yönelmeliydi.  TÜSİAD bu önerileri derhal benimsedi. İşte 1979’daki bu tercihler 24 Ocak 1980’de alınacak kararların çerçevesini oluşturdu.

24 Ocak kararları aslında IMF reçeteleriyle borç tuzağına nasıl düşüldüğünün de bir itirafıydı. Çünkü ekonomi gelinen noktada, yokluklar, karaborsa, enflasyon, döviz dar boğazı içine saplanıp kalmıştı; diğer yandan işçilerin insanca bir yaşam arayışı için gündeme getirdikleri grevler de giderek yaygınlaşıyordu.

Biriken dış borçların faizleri bile ödenemiyordu. Aslında ekonomik çarkların yeniden dönebilmesi için gerekli döviz girişi yıllardan beri IMF’nin “yeşil ışığına” bırakılmıştı. Yeşil ışığın yeniden yanması için bir tek koşul vardı; IMF’nin son önerilerine de bütünüyle uymak. Çünkü içine düşülen bu borç tuzağı her geçen yıl Türkiye’nin pazarlık olanaklarını daha fazla daraltmış, ülkeyi dış baskılara boyun eğmeye zorunlu kılmıştı.

1980 yılı başında IMF’nin istediği tek şey vardı, o da ekonomik operasyonun çok kapsamlı tutulması ve Türkiye’nin 1979’da Ballasa’nın önerdiği çerçevede “ihracata yönelik bir ekonomi modeline” yönelmesiydi. Yerli sermaye çevrelerine göre de ekonomik kriz esas olarak yüksek ücretlerden ve sosyal harcamaların (sağlık, eğitim vb.) yükünden ve grevlerden kaynaklanıyordu.  Bu nedenle, IMF direktiflerine uyulmalı, Friedmancı-Monetarist ekonomik önlemlerin alınmasıyla ücretler, maaşlar ve taban fiyatları kısıtlanmalı, grevler yasaklanmalı ve işçi hakları ortadan kaldırılmalıydı. Böylece devletin bütün olanakları sadece ve sadece kendilerine sunulmalıydı. Kriz ancak bu yolla aşılabilirdi!

Dönemin başbakanı Süleyman Demirel “parlamenter” düzende –kendisi de istemesine rağmen – bu isteklerin bütünüyle yerine getirilmesinin çok zor olacağını biliyordu. Demirel sadece “karar” alabilirdi, bu kararların nasıl uygulanacağını ise Latin Amerika’daki örnekler göstermekteydi.

Kaldık ki tam da o günlerde generallerin verdiği bir Muhtıra (Aralık 1979) Latin Amerika’daki örnekleri çağrıştıracak biçimde, bu ortama denk düşmüştü. Generaller, elbette yalnız değildiler. IMF, NATO ve TÜSİAD da istim üstündeydi.

6 Ocak günü Vehbi Koç, “kuvvetli bir hükümet; anarşik olaylar ve ekonomi konusunda cesur kararlar; fiyatların, ücretlerin, kiraların ve temettülerin dondurulması” şeklindeki taleplerini sıraladı.  Vehbi Koç’un sözünü ettiği “ekonomi konusundaki cesur kararlar” kısa sürede alınabilirdi, diğer isteklerin (ücretlerin dondurulması!) için sadece 8-9 ay, yani 12 Eylül gününe dek beklenmesi yeterdi.

Ve paranın ilahları Turgut Özal’ı da işte bu günlerde ve bugünler için yarattı. Turgut Özal en “militan” işveren sendikası MESS’in eski başkanıydı ve Demirel tarafından bakanlar üstü bir statü verilerek Başbakanlık müsteşarı yapılmıştı. Nihayet, 24 Ocak 1980 tarihinde hükümet IMF’nin ve TÜSİAD’ın talimatlarını yerine getirdi. Demirel, Turgut Özal eliyle ünlü 24 Ocak kararlarını ilan etti.

Kararlar özetle şöyleydi: Art arda zamlar yapılacak, ücretler-maaşlar-tarımsal ürün fiyatları düşük tutulacak ve yeni vergi yükleri getirilecek, böylece emekçilerin alım gücü azaltılacaktı; ve böylece hem tekeller kâr üstüne kâr bindirecekler, hem de iç pazarın sınırlanmasıyla ihracata yönelmeye zorlanacaklardı. Ekonomik işleyiş bütünüyle özel kesimin denetimine bırakılacaktı. Kapılar yabancı sermayeye ardına kadar açılacaktı. Serbest kur uygulamasına geçilecek ve böylece ihracat bir kez daha teşvik edilmiş olacaktı...

24 Ocak Programı, bir başka ifadeyle, fiyatların serbest-ücretlerin sıkı tutulmasıydı... Hemen 25 Ocak günü % 49 oranında devalüasyon yapıldı ve dolar 70 TL’ye çıktı. Devalüasyonla birlikte zam yağmuru başladı. Zamlar sayesinde bir çırpıda 300 milyar lira halkın cebinden alınarak tekellerin kasalarına aktarıldı.

Ama işlem henüz tamam değildi. 23 Haziran’da Demirel “devletin hazinesi tükenmiştir” dedi ve 24 Ocak’ın haldeki (parlamenter sistemdeki!) başarısızlığını itiraf etti. Artık bu işi Demirel’in götüremeyeceği (kendisi dâhil) herkes tarafından anlaşılmıştı. Bütçe daha işin başında açık vermiş ve dış ticaret açığı % 32’ye tırmanmıştı. Temmuz ayında sanayiciler hükümeti uyarma kararı aldılar. Orta burjuvazi arasında iflaslar yaygınlaştı; ve “her ihtimale karşı” yurt dışına servet kaçırma işleri hızlandı, “yurtsever” zenginlerimiz paralarını artık İsviçre bankalarında saklıyorlardı...

Latin Amerika ülkeleri gibi ülkelerde uygulanabilen bir programın, ancak Latin Amerika’daki gibi faşist rejimleri, askeri yönetimi zorunlu kıldığı da yine hemen herkes tarafından söylenmeye başlanmıştı.

***

Elbette günümüz Latin Amerika ülkelerinde demokrasi bakımından 32 yıl öncesinin tersi rüzgârlar da esiyor. Ama Türkiye’de hem 24 Ocak hem 12 Eylül rüzgârları esmeye devam etmiyor mu?

Özellikle 2012 yılının iktisadi bakımdan fırtınalı geçeceğinin öngörüldüğü bir dönemde 24 Ocak ruhundan medet umulacağı kaçınılmaz gibi...

Demek ki neymiş? 12 Eylül sadece üç beş generalin askeri vesayet hırsıyla giriştikleri bir macera değilmiş. 24 Ocak gibi bir alt yapısı, iktisadi temeli de varmış!

Yani? Askeri vesayet ya da sivil vesayet aslında tek başlarına hikâye, çünkü vesayetin asıl sahibi sermaye!