Atanamamış Erdoğanlar
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR

Bir an için Kemal Kılıçdaroğlu’nun 16 Nisan gecesi için söylediklerinin doğru olduğunu kabul edelim. Doğruluktan kastım sözleri değil, kaygısı. “Biz, tabii büyük bir kitleyle protestoya gidebilirdik ama referandum gecesi silahlanmışlardı… Orada kanlı çatışmalar olabilirdi. Böyle bir sorumluluğa girmek istemedik ve gitmeme kararı aldık. Eğer gitseydik iş bambaşka bir sürece girerdi. Kitlenin enerjisini biliyorduk, bunu düşürme pahasına yaptık. Ama gönlüm rahat.” (Zafer Arapkirli, sputniknews).

Şimdi 15 Temmuz gecesi RT Erdoğan’ın tutumunu hatırlayalım. Erdoğan, darbe girişiminin başarısızlığa uğrayacağı kesinleşmiş olmasına karşın halkı sokağa çağırmıştı. Sivil ölüm ve yaralanmaların çok büyük bir çoğunluğu 16 Temmuz sabaha karşı oldu. Denilebilir ki halk Ankara’da Kızılay, İstanbul’da Taksim’de toplanmaya çağrılsa ve çatışma noktalarına gönderilmese bu kadar çok ölüm olmayabilirdi.

Bir yanda kitlesini ölüme göndermekten kaçınmayan bir ‘lider’, diğer yanda ise bir kişi bile zarar görmesin diye haklı bir protestoyu bastırmayı yeğ tuttuğunu söyleyen bir ‘lider’.

Kılıçdaroğlu, 16 Nisan gecesi Yüksek Seçim Kurulu önüne giderek protestoyu başlatsa ve oylarına sahip çıkmak isteyen halkı, tüm ülkede YSK büroları önüne toplanmaya çağırsaydı ve kaygısı gerçekleşseydi ne olurdu?

Kılıçdaroğlu’nun korktuğu gibi olur muydu, bilinmez. Ama bu satırların yazarı dahil hiç kimsenin, bir insanı başkalarının olası ölümünü engellediğini düşündüğü için eleştirmeye hakkı yok.

Buraya kadar söylenebilecek fazla bir şey yok aslında. Zurnanın zırt dediği yer ise bundan sonrası. O gece masum insanların ölümünü engellediğini düşündüğü için gönlü rahat olmasında bir sakınca olmayan Kılıçdaroğlu’nun, 17 Nisan’dan bu yana yapıp ettiklerini ne yapacağız? CHP yönetimi ve lideri, 16 Nisan halkoylaması sonrası çizdiği politik strateji ile oyları gasp edilen bir kitlenin hakkını aramasına önderlik ediyor mu?

Yoksa ‘Evet’ oyu verenlerin bile büyük çoğunluğunun ‘Hayır’ çıktığına inandığı bir sonucu meşrulaştıran bir politikayı mı benimsedi?

Bu sorunun yanıtını da aslında Kılıçdaroğlu verdi. “Partide kavga çıkaranı kapının önüne koyarım!” Kavgadan kast ettiği de partinin karar organlarında kendisinden farklı düşünenlerin olması. Anlaşıldığı kadarıyla CHP’de parti politikaları, parti karar organlarında alınan kararlarla biçimlenmiyor. Birkaç örnek bile durumu gösteriyor. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi ortak alınmış bir karar değil. Milletvekilleri, adayı televizyondan öğreniyorlar. Milletvekili dokunulmazlıkları için parti karar organları ‘hayır’ diyelim diye karar alıyor ama nasıl oluyorsa Kılıçdaroğlu, “Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” diyor. Üstelik milletvekillerinin çoğu bu kararı yine medyadan öğreniyor. “Halkoylaması kararı Anayasa’ya aykırı ama Anayasa Mahkemesi’ ne götürmeyeceğiz” diyor, ama partide alınmış böyle bir karar yok!

RTE-akpmhp cephesini demokratik olmamakla eleştiren Kılıçdaroğlu’nun CHP’deki demokratik süreçlerin hiçbirini işletmediği, dahası parti politikalarını oldu bittilerle partiye dayattığı anlaşılıyor.

Siyasal hareketleri tek başına liderler belirlemiyor. Ama kriz zamanlarında liderlerin verdiği tepkiler, aldıkları kararlar siyasal hareketlerin geleceğini belirleyebiliyor. Asıl önemlisi ise ülkenin geleceğinin bazen liderin tek bir kararıyla değiştiği de bir gerçek. Aynı şekilde bireysel ve toplumsal psikolojik süreçlerin siyaseti belirleyen en büyük etken olduğu düşüncesi son derece yanlış bir kavrayış. Yanlış olmaya yanlıştır ama etkisi yok demek de mümkün değil.

Hal böyle olunca CHP’de olan biteni daha önce ‘Erdoğanlaşma’ olarak tanımladığım bir karakter haliyle anlamaya çalışmaktan başka bir yol kalmıyor. Erdoğan’ın en büyük başarısı (!) karşıtlarını bile kendine öykündürmeyi becermesi. En karşısında olan bile onun gücüne imreniyor. Ona edilen biatın kendisine de edilmesini bekliyor.

Erdoğan ve onda simgelenen bu düzeni ona benzeyerek, onun yaptıklarını taklit ederek değiştirmeye olanak yok. Aksi halde şu anda en büyük muhalif örgütlenme olan CHP attığı her adımda Erdoğan düzenine su taşımaktan başka bir işlev görmeyecek.

Demem o ki CHP böyle giderse tıpkı MHP gibi AKP ile bütünleşecek. Baksanıza Deniz Baykal partinin başına Abdullah Gül’ü çağırdı bile.

Ne olur? Elbet bu düzene karşı olanlar yeniden yeniden çoğalırlar ama, işte ‘ama’sı var…