Ateşin ve sürgünün gölgesinde
SERAY ŞAHİNER SERAY ŞAHİNER
Şehirlerin hafızası elinden alınıyor

Şehirlerin hafızası elinden alınıyor. “İnsan geçmişini bırakırsa ne yazar? Ve insanlar geçmişini bırakırsa nasıl yaşar?” Gazeteci Gülşen İşeri, kendi geçmişinin de yön vermesiyle, bu sorunun peşine takılıp yıllarca mahalle mahalle, şehir şehir gezerek maruz kalanların ve direnenlerin gözünden kentsel dönüşümü yazdı. Mahallelerin süt dişleri sökülerek yerine porselen kaplama dişler takmak istiyorlar. Osuruğa bad- ı saba diye ad takmak mantığıyla acele kamulaştırma- mutenalaştırma- kentsel dönüşüm- soylulaştırma gibi kaplamalarla lanse edilen bir sürgünle karşı karşıya- iç içeyiz yıllardır. Gülşen İşeri’nin bu hafta Nota Bene Yayınları’ndan çıkan kitabı “Ateşin ve Sürgünün Gölgesinde Kentsel Dönüşüm” göz dikilen mahalleleri kuruluşlarından itibaren ele alarak, halkı, sosyoekonomik yapıları, dertleriyle beraber anlatıyor.

Kitapta anlatılan çoğu mahallede yaşayanların, artık bu mahallelerden gönderilmek istenenlerin- ortak özelliği, bu mahallelere dertlerini denk yapıp taşınmış olmaları. Köyleri yakıldıktan sonra zorunlu göçle hedeflemedikleri bir menzile varanlar, kendilerine bir ev kurmuş… Şimdi onlara deniliyor ki, “Siz burdan çıkın.” Muhitlerinde yıllardır kurdukları sosyal yapıyı kendilerine dayatılan sitelerde kuramıyorlar. Ayrıca bu yeni evlerin kapıcı parası, aidatı, bahçıvan ücretleri, gelirlerini aşıyor. İşyerlerine uzak. Alıştıkları mahallelerde dayanışmayla sürdürdükleri hayatlarını izole edildikleri sitede idame ettirmekte zorlanıyorlar. Diyarbakır Mimarlar Odası Şube Başkanı Necati Pirinççioğlu’nun tanımıyla: “Barınmayı sadece konut olarak algılıyoruz, barınma orda tutunabilmektir.”

Sorun AKP zamanında şahlanmış olsa da, sırf iktidar partisi değil bu konuda mustarip olunan. Aynı sorun İzmir için de geçerli, Amed için de. On Gözlü Köprü’den Kırklar Dağı’na bakarken görünen siteler ciğer deliyor.

Gülşen İşeri, her mahalleyi o mahallenin halkından olan mihmandarlarla gezip aktarmış. Çoğu, ikinci kez göçe zorlanan bu insanlar, direnmeyi bir tutunma yolu olarak benimsemiş. O yüzden onlara “Sizin mahalle terörist mahalle” deniliyor. Gülşen İşeri, kendi mahallesinden başlamış anlatmaya, Küçük Armutlu’dan. “Evi başına yıkılan biri olarak” diye giriyor söze kendinden bahsederken… Ve direniş kültürüyle bilinen mahallelerin, kaderi iradeye dönüştüren tutumunu özetliyor: “Göçle gelen hayat, dayanışmayla devam etti.”

Güçlü olmaktan başka alternatifi olmadığını söyleyenler anlatıyor muhitlerine nasıl tutunduklarını. Gülsuyu’ndan Zafer Abi, “Bizleri kontrol altına almak istiyorlar, biz buna izin vermiyoruz. Asıl F tipi dışarıda,” diyor.

50’lerde Menderes’le imara açılan Sarıgöl’den Şadi Amca mahallelerinden koparılmak istendikleri süreci şöyle özetliyor: “Gecekondu bölgesi dediler, dava açtık, sonra da yenileme denildi, en son olarak da riskli alan ilan ettiler.” Ve mahalleyle birlikte orda oluşturdukları sosyokültürel yapının da geride kalacak olmasıyla ilgili temel derdi özetliyor: “Biz parasız yaşarız burda, ama o sitede yaşayabilir miyiz?” Şadi Amca soruyor: “Ben fakirim, havuzlu sitede nasıl yaşayayım?” “Bize zamanında göz yummuş dönemin iktidarları oy almak için, sen de bizden oy almak için makarna şeker veriyorsun. Senin ne farkın var? Gencecik insanlara fakirlik kâğıdı veriyorsun, iş imkânı sağla? Ama yapmıyor.” E yoksulluk sürünce de… Şehir merkezinde, deniz manzaralı yerlerde fakir fukaranın işi ne?

Sırf gecekondulaşmayla sonradan oluşan yerleşim yerleri değil, neşesiyle bilinen tarihi muhitler; Sulukule, Balat, Tarlabaşı… Kapı önlerinde dertli kadınların oturduğu yerler artık. Sulukule’den asıl komşularını uğurlamış, haklarının gasp edilmesinden gayrı arasında tuz- ekmek hakkı olmayacak villalar içinde kalmış bir sigara satıcısı, “Zenginlerle komşu olduk” diye alaya alıyor durumu ve acıya muhabbet katıyor: “Sırf buraların değil güzel ablam, İstanbul’un keyfi kaçtı.”

Biraz bildiğim için Tarlabaşı örneğinden gideyim: savaştan kaçan Afrikalılar, köyü yakılan Kürtler, Osmanlı zamanında göçebeyken vergi toplanmasında zorlanıldığı için yerleşik hayata mecbur edilen çingeneler… Ya kaçarken ya geçerken oraya yerleşenler… Şimdi başlarını soktukları evler ellerinden alınıyor. Bu sene 1 Mayıs’ta Şişli’den Taksim’e varmamız 5- 6 saat sürmüştü. Polis yolları kapatmış, “Burdan yasak, arka sokaktan geç” diye diye bize Tarlabaşı’nın bütün sokaklarını ezberletmişti. 360 Ofis panolarının arkasındaki şantiye alanının demir kapısı aralıktı. Girdik. Tarihi binaların, önü işlemeli nakışlı duvarlarını muhafaza edip kalan üç duvarını yıkmışlar. İskeleler kurulmuş, binaların işlemeli kısmın etrafına yeni üç duvar örerek hem tarihi hem yeni lüks ofisler elde edecekler. Kentsel dönüşüm, mutenalaştırma, soylulaştırma… Bu noktada Gülşen İşeri’nin kitabında röportaj yaptığı Sırrı Süreyya Önder’in kelamıyla sorayım: “Sermayenin kendi soysuzluğunu kentler üstünden meşrulaştırdığını söylesem ağır mı olur?”