Atlar ülkesi, Thomas ve John ve diğerleri
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Kamusal alandan çekilmiş ve korkudan kendi kabuğu içine büzülmüş tespih böceği rolü biçiliyor bizlere. Ve meydanlar iktidara kalıyor, istediği gibi at koşturabilsin diye. Ama iktidarın attan düştüğü zamanları da biliyoruz

Daha ne kadar büzüleceğiz merak ediyorum. Bir cismin büzülmesinin de bir sınırı olmalı. Soğuyoruz giderek; beden ısılarımız düştükçe yaşamdan da soğuyoruz. Sıcaklığını kaybeden cisimler büzülürler, ısınanlarsa genleşir; fizik yasası. Bombalarla, katliamlarla soğutuyorlar bizi; çok üşüyoruz; meydanların, sokakların tüm rüzgârlara açık kamusal alanından geri çekiliyoruz, geri çekildikçe büzülüyoruz ve üşüyoruz. Bir kere üşümeye görün, artık durduramazsınız ve üşümekten mi yoksa korkudan mı titrediğiniz anlaşılmaz olur. Sahneye konulan küresel soğuma senaryosu, kamusal alandan çekilmiş ve korkudan kendi kabuğu içine büzülmüş tespih böceği rolü biçiyor bizlere. Ve meydanlar iktidara kalıyor, istediği gibi at koşturabilsin diye. Ama iktidarın attan düştüğü zamanları da biliyoruz.

atlar-ulkesi-thomas-ve-john-ve-digerleri-89726-1.

Dizgine gerek kalmadı
At da biziz; lafı hiç dolandırmadan söylemeli, bizim sırtımıza biniyorlar. Önce çıplak biniyorlardı; sonra eyerlediler ve koşum takımlarıyla istedikleri gibi yönetecekleri kıvama geldik. Artık dizginlere asılmadan ne demek istediklerini bile anlayabiliyoruz. Bazen başımızı başka yöne çevirdiğimiz de oluyor ve işte o an yulara öyle asılıyorlar ki gem ağzımızı yırtacak sanki. Ve daha hızlı koşmamız için üzenginin demirini batırıyorlar böğrümüze. Bizler, her sabah, yaşadığı denizin dibinden çıkarak güneşi doğuran ve akşam batıran Apollon’un arabasını çeken atlarız. Apollon tanrı mertebesine erişirken biz dünyanın yükünü sırtımızda taşımaya devam ediyoruz. XIV. Louis, Versailles Sarayı’nın bahçesini Apollon’un yaşamını anlatan heykel gruplarıyla döşemişti; bir havuzda, atların çektiği arabasıyla sulardan çıkan Apollon. Sarayın bahçesindeki Apollon alegorik bir figürdür, kral kendini temsil etsin diye yerleştirmiş. Kral, güneş-tanrıdır; işçiler, madenciler, emekçiler, şirket ve plaza çalışanlarıysa arabanın atları. Ama dedim ya attan düşenleri çok gördük biz. Atlar güzel hayvanlardır, uzun yelelerini savurarak özgürce kırlarda koşmalarını severim en çok ve esaretten kaçan yılkı atlarını. Atlar kendi kendilerini yönetebilecekleri rasyonel bir toplum kurabilirler; Jonathan Swift, Guliver’in Gezileri’nde Atlar Ülkesi’ni anlatmıştı.

Yeniden ısınıp genleşelim
Houyhnhnms denilen akıllı atların ülkesi, düzenli ve barışçıl bir toplumdur. Politik ve ahlaki saçmalıklar içermeyen felsefeleri ve dilleri vardır. Yalan nedir bilmezler ve dillerinde böyle bir sözcük de yoktur. Sanatlarında hep doğa vardır ve doğadan esinlenirler. Swift, biz atların ütopyasını yazmış, hep ertelediğimiz barış düşlerimizi. Ütopya, “yok-yer” anlamına geliyor; İngilizcesi ise “nowhere”. Bu sözcüğü boşuna hayale kapılmayalım, hayale kapılıp da olmadık işlere kalkışmayalım diye “hiçbir yer” olarak da okuyanlar olabilir, cesaretimizi kırmak için. Ama biz bu sözcüğü, “now” ve “here” diye okuyoruz, yani şimdi ve burada. Uzaklarda aramayın “yok-yeri”; o şimdi ve burada “var-yer”dir zaten. Yeter ki üşümekten ve korkudan titremeyi bırakıp birbirimize dokunup yeniden ısınalım ve genleşelim. Genleştikçe yeniden dolduralım meydanları; yoksa Thomaslar ve Johnlar dolduracak.

Yelelerini savuran özgür atlar
Önce Şüpheci Thomas çıktı ortaya; ardından Cihatçı John. Bir Batılı ve iktidar olarak Thomas, parmağını yeryüzünün tüm deliklerine sokma hakkını gördü kendinde. Thomas, her deliğe girerek ülkeleri ve bedenleri sömürgeleştiren bir sömürgecidir ve Batı’ya girmek isteyen göçmenleri parmaklayarak aşağılayan bir gümrük memuru. John ise kafalarımızı bedenlerimizden ayırarak düşünmeyen gövdeler yaratıyor. Her ikisi de aynı bedenin iki yüzüdür ve her ikisi de yeryüzünün bedenine, yaşama dehşet salıyor, en derin korkularımızı kanatarak kafasız ve koşulsuz boyun eğmiş tebaalar yaratmak için: Batı’nın yeryüzündeki havarileri. Ve korkudan, şimdi ve burada gerçekleştirebileceğimiz düşlerimizi ve umutlarımızı hep daha ötelere, ölüm sonrasına erteliyoruz. Yeryüzü ve yaşam onlara bırakılmayacak kadar değerli. Uzun yelelerini savurarak kentlerin sokaklarında dolaşan özgür atları özlüyorum.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız