Auschwitz bize çok mu uzak?

Hayattan sayılmayan hayatlar var bu ülkede. Üzerine devletin gölgesi çöken, varlıkları yoklukları belirsiz kılınan hayatlar. Üzerinde konuşulmaya bile değer bulunmayan hayatlar.
Çocukluğa özgü olan her şeyden nefret eden bir toplum bizimki. Neşeden, meraktan, oyun duygusundan, uyumsuzluktan ama en çok da saflıktan nefret eden insanlarla dolu bir ülke.

Çocuk cezaevlerinden gelen ve insanı çaresizlik duyguları içinde kıvrandıran haberler karşısındaki toplumsal suskunluk hali, bu nefret ve kayıtsızlık nasıl açıklanır bilemiyorum. Pozantı, Muğla, Van, Şakran, Adana, Antalya ve en son Sincan Çocuk ve Ceza İnfaz kurumlarında kalan çocuklara yapılan işkence, kötü muamele, cinsel istismar ve onur kırıcı davranışlara çıtı çıkmayan, kılı kıpırdamayan bir de iktidar var ülkemizde. Şakran Cezaevi’ndeki ve muhtemelen diğer cezaevlerindeki olaylar yeni de değil üstelik. Bir yıl önce Meclis’te bir soru önergesine konu olmuş. Adalet Bakanlığı verilen soru önergesine ‘24 saat izliyoruz öyle bir şey yok’ yanıtını vermiş.

Olsa ne olurdu ki?
2012 yılında Pozantı Çocuk Cezaevi’nde kalan Kürt çocuklarına tecavüz ettiği ortaya çıkan zanlılar hakkında açılan davada takipsizlik kararı verildi geçen hafta. Mağdur olan çocuklar ise müebbet hapis cezası istemiyle yargılanıyor. İHD Mersin Şubesi tarafından yapılan bir basın açıklamasında geçen yıl çocuk mahkemelerinde yargılanan ve davası sonuçlanan 67 çocuğun hiçbirine beraat kararı verilmediği belirtiliyor. Dahası da var: Çocuk cezaevlerinden tahliye olan çocukların 18 yaşını bitirir bitirmez, düzmece fezleke ve iddianamelerle tekrar tutuklandığı belirtiliyor.

Çocukları yargılayan ve cezaevlerine kapatan bir sistem adaleti sağlayacak öyle mi?  Çocuk cezaevlerinin kapatılması, çocukların yargılanmaması gerekli. Sonunda beraat kararı çıksa dahi  -ki çıkmıyor-  yargılama sürecinin başlı başına bir eza haline geldiğini görmüyor muyuz?  

Ama biz olan biteni duymamıştık
Auschwitz’de gerçekleşen kötülük Hannah Arendt’in deyimiyle sıradanlaşan, kanıksanan, insanlar için gündelik hayatın bir parçası kılınan kötülük bize çok mu uzak. Yargı, cezaevleri, karakollar, hastaneler, medya, akademi… Devletinin verdiği her görevi yerine getiren ya da varlık sebebini sadece itaat etmekte bulan insanlarla bu kadar doluyken üstelik.

Auschwitz’de olanlar ile çocuk cezaevlerinde olanlar arasında bir kıyaslama yapmak doğru olmaz elbet. Auschwitz anlatılamaz; kıyaslanamaz.
Ama Auschwitz’den sağ kurtulan Primo Levi’nin yazdığı anı kitaplarında dikkat çektiği bir konu üzerinde durmaya değer. Levi, Alman toplumunun böyle bir kötülüğe nasıl kayıtsız kalabildiğini sorar. Yıllar boyunca katıldığı pek çok toplantıda kurulan tek savunma cümlesinin “Ama biz olan biteni duymamıştık” olduğunu söyler. Bu savunmada bir doğruluk payı olduğunu kabul eder. Ancak iletişim olanakları çok kısıtlı olsa da durumdan haberdar epeyce insan olduğu da kesindir Levi’ye göre. Ama sonra asıl meselenin haberdar olmakla değil böyle bir dehşetin yaşanabileceğine inanmamakla daha çok ilgili olduğunu anlatır.

Peki ya şimdi?
İletişim olanaklarımız olağanüstü gelişmiş olmasına ve olan biten her şeyden derhal haberdar olmamıza rağmen çok daha derin bir toplumsal kayıtsızlık hali yok mu? Olan bitenlere inanılmadığı söylenebilir mi? Sanmıyorum. Çocuklara yapılan bir kötülük bile bir toplumu harekete geçirmeye yetmiyorsa daha ne söylenebilir bilemiyorum. Arendt’e kulak vermek gerekli bir kez daha: ‘‘Hiçbir şey yaptıklarımızı düşünmekten daha önemli değildir.’’ Ya da ne yapamadığımızı düşünmekten. Aksi takdirde Auschwitz’de vücut bulan kötülük bir kez daha ruhlarımızı esir alacak.

BİZİ TAKİP EDİN

359,923BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,087,163TakipçiTakip Et
7,876AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL