Avrupa’nın hukuk ve yargı kültürü
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ
Fransız düşünür Louis Althusser, devleti incelerken öncelikle “Marksist klasikleri” referans gösterir: Bu bir devlet aygıtıdır, der. Bu aygıtın zora ve baskıya başvurması yöntemini de “proleteryanın kanıyla ödeyerek” öğrendiği gerçeğine vurgu yapar. (İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Çev. Alp Tümertekin, İtaki Y.)

Fransız düşünür Louis Althusser, devleti incelerken öncelikle “Marksist klasikleri” referans gösterir: Bu bir devlet aygıtıdır, der. Bu aygıtın zora ve baskıya başvurması yöntemini de “proleteryanın kanıyla ödeyerek” öğrendiği gerçeğine vurgu yapar. (İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Çev. Alp Tümertekin, İtaki Y.)
Düşünürün, devlet kuramını kurcalarken, “Devletin baskı aygıtları” ve “Devletin ideolojik aygıtları” ayrımı yaptığı bilinir. Bu ayrım, kuramını açıklamak açısından önemlidir. Devletin içinde devletin baskı aygıtları ve devletin ideolojik aygıtları olduğunu yazar.
Bu ayrımda yer alanlardan, devletin baskı aygıtları biliriz ki, devletin işleyişinde “zor”u kullanır. Devletin ideolojik aygıtları ise, ideolojik düzlemde işini görür. Aslında bir bakıma, hazretin tam demediği; zor bu bağlamda ideolojiyi kullanılarak aygıtı işletir.
Devletin ideolojik aygıtları, kilise, okul, aile, siyasal partiler, medya, sendika, kültür sanat ve spor… diye gider. Bu çözümlemede, hukuk ve elbette hukuk kurumları devletin ideolojik aygıtı olduğu kadar,aynı zamanda devletin baskı aygıtıdır!
İyi de, bütün bunları öğrenmek için ille de Althusser mi olmak gerekir? Ya da Althusser okumak? Ülkemizin fazla değil, son beş yıllık yargı ve hukuk pratiğine bakıldığında filozof olmadan da, zorun ve baskının devlet elinde nerelere vardırıldığını anlayabiliriz. Öte yandan, sözünü ettiğimiz Fransız düşünür de, bizim memleketin son beş yılına bakarak yazmamıştır kitaplarını. Öyle ya, dinsel aygıt olarak cami yerine kilise örneğini vermiş olması da bunu gösterir! Yani bu akıllı zat, pek çok şeyin yanında Avrupa’nın hukuk ve yargı sistemi mercek altına almıştır.
Düşünürün ele aldığı, ilham aldığı sistem, temel olarak Avrupa’nın hegemonik sistemidir. Yani Avrupa devletleri; bunların baskı aygıtları ve ideolojik aygıtlarıdır. Bu bir.
Hukuk, hem baskı aygıtı hem de ideolojik aygıt olduğuna göre, Avrupa’nın mahkemeleri de bu çözümlemeden pay almazlar mı? Alırlar elbet. Bu iki. Tam da burada, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni nereye koyacağız? Böylesi temel hak koruma kurumu için bir kıyak yapmamız, onu “zor” meselesinden bağışık tutmamız olası mı? Ülkesel olmayan yargı sistemi ve kurumu için, bunun biz mağdurlara bir lütuf kapısı olduğunu düşünmemiz istenebilir. Bizim iktidar cühelası, AİHM’e “paralel” Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlalini önleme içerikli kararlar için böyle tepki veriyor örneğin.
Avrupa’nın hukuk ve yargı kültürünün temelindeki etkenlerden biri Roma Hukuku’dur. Sonra, Magna Carta, Habeas Corpus derken, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uzanan hak belgeleri çok önemli role sahiptir. Yine, Rönesans, Reform, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi de ayrı bir etkenler grubunu oluşturur.
Bu sürecin sonunda ortaya çıkan Avrupa hukuk ve yargı sistemi bağlamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bize ne kadar lütufkârdır acaba? Haftaya kadar bir düşünelim, belki bir yanıt buluruz.
Peki, başka bir soru; yargı kültür müdür?
Haftaya dize; “Bulamadım yaşıtım bir kadını, büyüyorlardı çünkü büyüdükçe ben”