Avrupa’nın utancı
MELTEM GÜRLE MELTEM GÜRLE
Depremden kısa bir süre sonra bir Alman mimarla tanışmıştım. Kibar bir adama benziyordu. Eşiyle beraber bir konferans nedeniyle Türkiye’ye gelmişler, hazır buralara kadar gelmişken de İstanbul’u görmeden dönmek istememişlerdi.

Adamın yüzünü unuttum ama söylediklerini hâlâ hatırlıyorum. Deprem olduğunu duyduğunda düşündüğü ilk şeyin Ayasofya olduğunu söylemişti. Buraya kadar tamam belki. Adam mimardı, düşündüğü ilk şey bu olabilirdi. Ama hızlıca şunu da eklemişti, bu coğrafyada yaşayan insanların kendisi için pek bir önemi yoktu. İnsanlar yaşar ölürdü. Ama Bizans kültürü sonsuza kadar yaşayacak ve kendisi gibi sanatçılara ilham vermeye devam edecekti. Hatta keşke mümkün olsaydı da, Ayasofya’yı Avrupa’da güvenli bir bölgeye taşıyabilselerdi.

Bunları dinlerken kanım dondu. Adamın sözcükleri seçerek yavaş yavaş konuşmasında, eğitimli sesinde ve bütün bunların toplamı olan Avrupalı kibrinde dayanılmaz bir şeyler vardı. Bununla ilk kez karşılaşmıyordum. Ama son bir iki haftayı bir çok insan gibi ben de enkaz üzerinde çalışarak geçirmiştim. Sinirlerim tamamen harap olmuştu. Karşımda oturan yaşlı başlı adama bir seri katile bakar gibi baktım. Sonra da iyi akşamlar dileyerek kalktım. Onunla konuşacak bir şeyim kalmamıştı.

Demek medeniyet böyle bir şeydi. Böyle ikiyüzlü ve ahlaksız. Masadan kalktığımda bunu düşündüğümü hatırlıyorum.

Almanya’nın önemli gazetelerinden Süddeutsche Zeitung, geçen hafta Günther Grass’ın bir şiirini yayınladı. “Avrupanın Utancı” adlı bu şiir, yüzyıllardır Yunanistan’ın kültürel mirası ile beslenen ve bu miras üzerine inşa edilmiş tarihi ile övünen Avrupa’nın zora geldiği anda atası saydığı bu milleti nasıl sattığını anlatıyor.

Siyasi şiirle pek aram yoktur. Günther Grass ile de öyle. Fakat bu şiirden sonra her ikisi hakkında da fikrimi değiştirebilirim.

“Ruhun ile arayıp bulduğunu sandığın / hurda diye bir kenara atılıyor” diye başlıyor Günther Grass. Adaletsiz bir ülkenin, gücü elinde bulunduranlar tarafından nasıl sömürüldüğünü anlatarak devam ediyor. Bunun üzerine, bütün ülkenin Antigon gibi kara matem kıyafetlerine büründüğünü ve kaybedilmiş onurunun yasını tuttuğunu söylüyor. “Sen ki bir zamanlar bu ülkenin misafiri olmuştun,” diye hatırlatıyor Avrupa’ya, ama şimdi onu zehirlemeye çalışıyorsun:

“Dik, kadehi ağzına dik! diye bağırıyor amirlerin yardakçıları,

Ama Sokrat öfkeli, ağzına kadar dolu kadehi sana geri veriyor.”

Satmadığın bir tek Olympos kalmıştı. Şimdi ona da haciz kondu işte. Memnun musun, diye soruyor. Ve sana ruh veren bir toprağı gözden çıkardığında, yalnızca topraksız değil ruhsuz da kalırsın, diyerek bitiriyor şiirini Günther Grass.

Sizi bilmem ama benim hislerime tercüman oldu bu şiir. Bir süredir bunu düşünüp duruyordum. Kendini Yunan edebiyatının, felsefesinin, mimarisinin devamı sayan bir kültür nasıl olur da bunların yaratıcısı olan bir milletin gözlerinin önünde paramparça olmasına göz yumar? Tembel ve sefa düşkünü buldukları Yunanlılar ile nerelere koyacaklarını bilemedikleri o müthiş tapınakları inşa edenler aynı kişiler değil midir? Zamansız güzellikleriyle hala içimizi titreten trajedileri yazanlar onlardan çıkmamış mıdır? İsabetli tespitleri ve dünyayı kavrama becerileri ile bugün bile hayranlık uyandıran düşünürleri hâlâ okullarda okutulmamakta mıdır?

Tarih boyunca dünyanın başka yerlerindeki nice ülkenin insanlarının açlık, yoksulluk ve doğal felaketler yüzünden kırılıp gitmesine göz yuman, hatta kendisi bu felaketlerin en korkuncu haline gelip sömürgeci devletleriyle kanlı iktidarlar kuran Avrupa hiç bir zaman masum olmamıştır.

Ancak, ölenler kendilerinden olmadığı sürece binlerce kişinin hayatını kaybetmesinin pek de büyük bir mesele sayılmayacağını küstahça yüzüme söyleyen o Alman mimarın Avrupasıyla, bugün komşularını çıtır çıtır yemeye ve atalarını mezarından çıkarıp satmaya karar vermiş Avrupa arasında bir fark vardır.

Öyle görünüyor ki işler artık şirazesinden çıkmış, Avrupa yüzyıllardır hayran olduğu ve benimsediği bir kültürü taşlayacak hale gelmiştir. Sadece kendi bekası için. Kendi geleceğini sağlama almak için.

Birinin bunu söylemesi gerekiyordu. Bunu yapanın bir edebiyatçı olmasına sevinelim.

Bu korkunç hikâyenin tek iyi yanı bu olabilir.
 
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız