Avrupa Sanatının Kendi Köklerinden Kopuş Nedenleri? Ya Biz?
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Avrupa Uygarlığı bir soyutlama olarak var, genel olarak Batılı Düşünceyi kuranlar olarak anlaşılıyor, ama aynı uygarlığın felsefi kökenlerine baktığımızda, siyasal olarak o felsefi ön-varsayımları, hedefleri ve idealleri yıktıklarını görmekteyiz. Bunun sanata yansımasına baktığımızda ne görüyoruz?

Avrupa Sanatı toplum olma ve uygarlık olma bilincini kaybettikleri zaman, sanatın kendisi bireysel bir yaratım olarak görülmeye başlandığında, bireyin kendisi ise kendini ayrıksı ve farklı olarak görmeye başladığında, sanatın kendisi topluma seslenme ve toplumsal sorunları yansıtma görevinden uzaklaşmaya başladığında, Sanat krize girmeye başlamıştır.

Bu sanatsal kriz özünde meşruiyet krizine karşılık gelmekteydi, meşruiyet krizinin nedenleri anlaşılabilir ve kavranabilir, ama sonuçları çok yıkıcıdır. Avrupa giderek bir toplumsal bütün olma hüviyetini kaybediyordu, bu toplumsal bütün olma bilincinin en önemli sonucu sanatı yapanları “büyük insanlık” ailesine bağlamasıydı. Oysa şimdi kendilerini bir uygarlığın parçası olarak görüyorken uygar olmadıkları ortaya çıkmaktaydı, çünkü uygarlığın ön-varsayımlarını ve hedefleriyle çatışıyorlardı. Giderek “uygar” olduğu hissiyle kendilerini üstün olarak görmeye başladılar. Sanatın kendisi ya dekadansa tanıklık edecekti ya da uygarlığın kendi ön-varsayımlarına, ideallerine ve hedeflerine ulaşması için yeniden sahaya inecekti, ama sahadaki mücadele uygarlık mücadelesiydi, siyasal ya da ideolojik bir kimlik meselesi değildi.

Avrupalı son derece siyasal düşünebilen, ideolojik önyargıları katı olan bir toprak, buna siyasal refleksleri güçlü de denebilir, ama genel olarak siyasal refleksler önyargıları çok hızlı besler ve aynı zamanda önyargılar nedeniyle duyarsızlaştırır.
Avrupalı benlik sorunlarıyla uğraşmayı, uygarlığın gidişatını eleştirmeye yeğledi, sonuç varlık nedenini kaybetmek olarak somutlandı.

Pek çok Avrupa filmine baktığımızda ne görmekteyiz? Olgu bol, ancak olguların arasında gezinen ne vicdan var ne de bilinç, hatta eleştirel akıl da yok. Avrupa sanatının giderek hislere yönelmesi ve benlik üzerine yoğunlaşmasının sanatçının duruşunu ve iktidara karşı tavrını da etkilediğini biliyoruz. Bu nedenle yirminci yüzyıla baktığımızda, giderek daha fazla “duruş ve tavır” konusunda sanatın yenilgiye uğradığını anlıyoruz, sanatçı bu nedenle giderek bir toplumda önderlik etme yetisini de kaybetti.

Peki, aynı sürecin Türkiye’deki karşılığı nedir?

Türkiye’de sanatçı büyük oranda eserlerinde toplumu temsil eden eserler üretmekten uzaklaşarak bunların yerine büyük oranda mitolojik bir söyleme yöneldi. Eserlerinde toplumu değil, çok daha fazla “imajiner” toplum imajlarını görmeye başladık. Bu yenilgi esas olarak Türkiye’de sanatın yenilgisini hazırladı, çünkü artık sanatçı toplumda üstlenmesi gereken yeri sahiplenmiyor ve bunun bedelini de ödemekten kaçınıyordu. Geçmişte halka ulaşmak için varolan sanat hayali şimdi sanatçı eserini halka değil, iktidara ve dış dünyadaki festival benzeri yerlere götürmeye başlamıştı. Sonuçta festival benzeri sanat etkinliklerinin sanatçılar için önemi artarken şimdi sanatçıları hayatın içinde çok daha az görmeye başlıyorduk. Toplum geri çekilirken, sanatçılar da galerilere ve festivallere doluşmaya başladılar, sanatçılar ile toplumsal etkinlikler arasındaki örtüşme ayrıştı. Bu yeni bir tip sanat anlamına gelmekteydi.

Bu sanatın kendisi imajları süslemek için çaba sarf ederken “reel olan sorunlara, acılara, mücadelelere, hatta hayatın kendisine” mesafe almaktaydı. Sonuçta sanat da sanatçı da marjinalleşti, sanatçıların toplumun kendilerini anlamadığına dair iddiası bana komik geliyor, çünkü benim tanıklığıma göre sanatçılar toplumu daha az anlıyor, toplum sanatı değil.

Bu paradoksun net tanımı şöyle:

Bir sanat eseri toplumu ne kadar yansıtıyor?

Bir sanat eseri o toplumda mücadele eden ve hakkını arayanlara ne kadar destek veriyor?

Bir sanatçı eserlerini üretirken ve onları toplum nezdinde savunurken ne kadar meşru kaynakları kullanıyor?

Bir sanatçı iktidarla ilişkisinde kuşkucu ve halkla buluştuğunda ne kadar içtenlikli ve gönülden ona ne kadar yakın?

Bu sorulara verilen yanıta göre, sanatçı o kadar halk nezdinde meşru, o kadar halk tarafından minnetle anılıyor, tersi durumlarda da marjinalleşiyor…