Avrupa Tarihi Miras Forumu’nun ardından…
DEFNE GÜRSOY DEFNE GÜRSOY
Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu'nun Kültür Bakanlığımız ve 2010 Ajansı ile ortaklaşa İstanbul Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlediği düzenlediği Avrupa Kültür Mirası Forumu

Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu'nun Kültür Bakanlığımız ve 2010 Ajansı ile ortaklaşa İstanbul Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlediği düzenlediği Avrupa Kültür Mirası Forumu 1-2 Ekim’de büyük bir katılımla gerçekleşti. Büyük katılım derken önceden hemen belirtelim: Kültür Bakanı son anda Kayseri’deki bir toplantıyı seçerek, aralarında Avrupa Parlamentosu milletvekilleri, Konsey üyesi ülkelerin kültür bakan yardımcıları, Avrupa’nın dört bir yanından kültür işlerinden ve/veya tarihi miras konusunun en saygın uzmanları olan bu Forum’a kendi katılmadığı gibi, müsteşarını veya müsteşar yardımcısını bile göndermeyi gerekli görmemişti. Aynı şekilde medyamız da davete icabet etmedi. Bu önemli toplantıyı sadece BirGün kapsamlı olarak aktardı.

Avrupalı konuklar, oldukça büyük şaşkınlık yaratan bu ilgi eksikliğinin nedenlerini anlamakta zorluk çektiler. Sabah oturumunun başkanlığını yaptığım forumda bu ilgisizliği ben de açıklayamadım. Ne var ki, “Türk tarafı” olarak Forum’a katılımlarıyla tartışmaları ve içeriği zenginleştiren Türk STK temsilcileri, ev sahibi ülkeyi temsilen ağırlıklarını koydular da tartışamalar dengelendi. Acaba aynı gün 3. köprüye karşı düzenlenen “2 Milyon Ağaç İçin 2 Milyon İstanbullu” gösterisinin Forum’daki yankılarından mı çekindiler? Yoksa Forum’un oldukça siyasi ve toplumsal içeriği mi ürkütmüştü hükümet temsilcilerimizi ? Avrupa Konseyi, her yıl Avrupa Komisyonu’nun belirlediği sosyal bir tematikle Miras forumunun konusunu birleştiriyor. AB’nin 2010 teması « Toplumsal dışlanma ve yoksullukla mücadele » olunca, Forum konuşmaları ve tartışmaları bu iki zor ve hassas konuyla tarihi miras projelerinin birleştirilmesini gerektiriyordu.

Aslında bu büyük buluşma, Avrupa Konseyi’nin 2005 tarihli “Kültürel mirasın toplumsal değerine ilişkin Çerçeve anlaşması”, nam-ı diğer Faro anlaşmasının İstanbul 2010 programı çerçevesinde tanıtılması fikrinden başladı. Faro Antlaşması, UNESCO’nun tarihi ve kültürel miras tanımından hareketle, bireysel hakları çok farklı bir çerçeveye oturtuyor. Beni bu “davanın” içine sürükleyen en önemli özelliği ise, tarihi mirastan hak iddia etmeyi bir insan hakkı olarak seçmesi. Böylece UNESCO’nun büyük anıtların ötesine geçemeyen koruma anlayışından çok daha ilerici, insanların bireysel olarak kendi belirledikleri tarihi miras örneklerine sahip çıkma ve bu varlığın korunmasını talep etme hakkı veriyor. Üstelik 47 üye ülke arasında hiçbir sınır veya bölgesellik tanımıyor. Örneğin, Finlandiya’daki genç bir mimarlık öğrencisinin, Tokat’ın tarihi Yazmacılar Hanı’na sahip çıkarak “bu benim de kültürel mirasımın bir parçası” dediğini düşünün. Bu nedenle de böylesi bir tarihi ve kültürel miras anlayışının desteklenmesi gerektiğini savunuyorum.

Gelelim yasal çerçeveye. Herhangi bir çerçeve anlaşmasının yürürlüğe girmesi için, Avrupa Konseyi’nin 47 ülkesinden en az on tanesinin önce metnin altına imza atması, ardından da 10 taneesinin resmen onaylanması gerekiyor. 2005 yılından beri otuza yakın ülke Faro Anlaşmasına imza atmış olsa da (Türkiye hariç), 4 yıldır anlaşmayı onaylayan ülkelerin sayısı 9’da kalmıştı. Geçtiğimiz günlerde Makedonya hükümetinin de imzalayıp, yıl sonundan önce onaylayacağı kesinleşince, Faro Anlaşması nihayet gün yüzü göreceğini öğrenmek çok sevindirici. Böylece, Türkiyeliler kültürel miraslarının tanımlanmasını, daha da önemlisi kendileri belirledikleri varlıkların korunmasını devletten talep edebilmek için sağlam bir dayanak elde etmiş olacaklar. Konuyla ilgilenen herkesin ayrıntılı bilgi için Avrupa Konseyi’nin sitesine girmelerini hararetle tavsiye ederim. http://www.coe.int/DefaultEN.asp