alpertasbeyoglu

Ayağıma diken battı gül sandım

“Makber”in kabir kökünden olduğunu, sonradan birilerinin “gömüt” dediğini ikimiz de bilmiyorduk. İkimiz: Ben ve benden beş yaş küçük kardeşim. Babam aslında uzak olmayan bir seyahate çıkmıştı, kara yakalanmıştı, yola düşebilen aramaya gitmişti. O zamana kadar kar benim için, arabaların üzerinde erimeden bizim oraya gelen bir şeydi. İnsanların coğrafyalara dair sabit fikirleri var. Mesela benim büyüdüğüm yeri çok kar yağan, kışın yolları kapanan, kim bilir ne zorluklarla okula gittiğimiz bir yer olarak düşündü insanlar ve kimsenin kötü niyeti yoktu. Nihayetinde benim de coğrafyalarla ilgili sabit fikirlerim var. Ama pek anlatamadım ki, ben çocukluğum boyunca sadece bir kere kar gördüm. Onda da babam yollarda kaldı, yetmedi bulmak için yola çıkanlar da mahsur kaldı. Dümdüz, “bir ovanın düz oluşu gibi” dümdüz bir yerde büyüdüm ben. İnsanlar yukarıdaki dağ eteğinden ışıklarına bakıp “ne güzel” dedi sonradan. O “ne güzel” dedikleri ovanın hemen ardında ise akrabalarım, birilerinin “onlarla ne alakanız var?” dediği insanlar savaşıyor. Oysa kazın ayağı perde perde.

Makber’in ne manaya geldiğinden ben emin değildiysem de, evin öteki üyeleri emindi. Belli ki emindi çünkü artık yavaş yavaş taziye durumunu alan evimizde, salonun ucundaki büyük divanın köşesine sinip o küçücük sesiyle “Her yer karanlık” diye bağırmaya başlayan kardeşim, zaten ağlamaya teşne herkesi daha çok ağlatıyordu. Kirli beyaz ahizeli telefonun çalmasını bekleyen bir dolu insandık ve kardeşim nereden duyduysa “Her yer karanlık” diye bir şarkı söylüyordu. Şarkıya başladıktan sonra insanların neden daha çok ağladığını ise, şarkının “acıklı” oluşuna yormuştum. Mesele başkaymış. Makber, kabir demekmiş. Kabirden birinin sesiymiş hatta o ilk çığırış. Şarkının devamını söylemesine imkân yoktu bizimkinin, çünkü o sıralar “ayağıma prangalar taktılar”ı, “ayağıma bir andalar taktılar” gibi fantastik yapıbozumlarla meşguldü. Prangaya “bir anda” diyen birader, tabii ki “Her yer karanlık”ta takılı kalıyordu. Meğer Zeki Alasya-Metin Akpınar filmlerinden birinde duymuş “Makber”i de. O ki tamamını söylemesi zaten namümkünmüş. “Her yer karanlık pür nur o mevki/ Mağrip mi yoksa makber mi ya Rab/ Ya habgah-ı dilber mi ya Rab/ Rüya değil bu, ayniyle vaki// Kabri çiçekten bir türbe olmuş/ Dönmüş o türbe bir haclegahe/ Bir haclegahe dönmüşse türben/ Aç koynunu aç maşukanım ben” dizelerini nasıl söylesin? O yaşta bunu söyleyebilecekse zaten neden o yaşta olsun? O yaşta bizim gözümüz neden bu kadar telefona kilitli olsun?

Yıllar sonra “bahçenin ucunda görünen babaya koşmak” dediğim, “gurbet kar yağan şehirlere düşmekmiş” dediğim, “mağrip bilmem ben maşrık bilmem” dediğim de aslında gider bu “Makber” icrasına dayanır. Hâfız Burhan dendiği an, aklıma üşüşen bütün bu şeylerin o enfes icrayla yoğun bir alakası var şüphesiz ki.

Ve bana nedense o şarkının şu Fuzûlî beyitini anımsatması:

“Esîr-i gurbetiz biz, senden özge âşinâmız yok
Ayağın kesme başın çün, bizim mihnetserâlardan”

Sonra babam döndü, perişan göründüğünü ve yalınayak bahçenin ucuna doğru koştuğumu iyi anımsıyorum. Oturduk, hep beraber “Şemsiyemin ucu kare”yi söyledik sonra. Yok, söylemedik. Ama söylesek güzel olmaz mıydı?

Ben bunu yazdıktan çok zaman sonra bir kitap gördüm, adı Muhteşem Vahşi Dünya olan. Orada söylendi şu da: “Mahzendeki mum sönmüş, yenisini yakma gereği duymamışlardı; ihtiyarı, ölüp ölmediğini tam olarak kontrol etmeden hakiki ölülerle birlikte bir koyağa götürüp atmışlardı, sonra usulca oradan uzaklaşmıştı adam. Faşistler işgücünden tasarruf etmek için bazen mezar kazmazlar, özellikle de toprak buz tutmuşsa.”

Bir kabre bile sahip olmayan ablalar, ağabeyler, kardeşler, kız kardeşler zamanından geçiyoruz. Mehmet Seske’nin Malatya’dan derlediği o türküde “ayağıma diken battı gül sandım” deyişini anımsıyoruz. İmtihan bu, bitmiyor. Çok bilenler daima çok konuşuyor. Kerbela susuzluğun başka bir adıdır.

BİZİ TAKİP EDİN

359,930BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,086,879TakipçiTakip Et
7,847AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL