Aydın Doğan’ın ‘şapşallık’ yorumu neyi çözer?
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Tuluhan Tekelioğlu’nun hazırladığı, işsiz kalan gazetecileri konu alan Persona Non Grata isimli belgesel, (internetten izlenebiliyor) epey bir tartışma yarattı. Tekelioğlu’nun belgeselini köşeli cümlerle yargılamak istemem, bazı işlevleri üstlendiği açık, örneğin konuyu medyadaki örgütsüzlük yani sendikasızlık sorununa bağlaması “her şeye rağmen” anlamlı. Diğer yandan belgeselde yer alan Ahmet Şık ve Tuğçe Tatari’nin yan yana getirildikleri isimler (Derya Sazak, Fatih Altaylı) ve belgeselin genel havasına ilişkin eleştirilerini de haklı buluyorum, ama bana göre belgeselde olması eleştirilen Derya Sazak’ın bir hareketi belgeseli, tek başına belge yapmaya yetmiş. O da bir sırıtış. Derya Sazak’ın Aydın Doğan’ın kendisine “mukavalesinin gereği” olarak aldığı evden “o zaman yüksek bir rakam da değil, 700 bin dolara alındı söyleyeyim yani” diyerek sırıtışı. O sırıtışla, 10 yıl vadeli krediyle küçük bir ev aldıktan hemen sonra işsiz kalan gazeteci Sevim Gözay’ın endişesinin bir araya gelmesi medyadaki uçurumların küçük bir özeti olmuş. Elbette, bu belgesele yansımayan isimsiz insanlara dair çok daha acı hikâyeler de var. Belgesel bu uçurumları daha cesurca sorgulayabilme fırsatını elde ediyor ama üzerine gitmiyor, fakat benim asıl derdim bu da değil. Bana sorarsanız asıl konu, Aydın Doğan’ın belgeselde neredeyse “vergi cezalarıyla mağdur edilmiş medya patronu”ndan ibaret kalması ve sorulamayan diğer sorular. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda bu konuya odaklanmak isterim:

GEZİ, GECE 12'DEN SONRA MI BAŞLADI?

Aydın Doğan belgeselde Gezi Direnişi sırasında CnnTürk’ün penguen belgeselini yayınlamasını “bir şapşallık olarak niteliyor” ve “kasıtlı değil” diye açıklıyor. Doğan’a göre gece 12’den sonra yayın otomatiğe bağlanmış ve gece 1 kişi kalmış kanalda, belgesel de o ara otomatik olarak devreye girmiş. İyi de Gezi Direnişi gece 12’den sonra başlamadı ki? Aslen birkaç gün önceden başlamakla birlikte, 31 Mayıs sabahı çadırların yakılmasıyla gündeme geldi, o gün öğleden sonra büyümeye başladı, akşamüstü kitleselleşmiş, akşam da yayın kesecek büyüklüğe ulaşmıştı. Yani gece 12’den önce her şey ortadaydı. Öyle bir günde yayını otomatiğe bağlamak asla “mesleki kaza” olarak açıklanamaz. Persona Non Grata belgeseli, vergi mağduriyeti konusunda yaptığı sıkıştırmayı bu konuda yapmıyor örneğin. Sokaklar yangın yeriyken bir haber kanalının yayını otomatiğe bağlayıp gitmesi “kaza” filan olamaz. Bu açıklamanın kendisi mantık dışı. “Arkadaşlar kraldan çok kralcılık yapmış” deyip ‘çalışanları satsa’ eksik, yanlış filan bir şeydi, ama bu o bile değil.

İYİ DE MEDYADAN SENDİKAYI KİM DEFETTİ?

Belgeselde karanlıkta kalan konulardan biri de sendikayla ilgili bir parantez açılmasına rağmen, Türkiye’de medyada sendikanın bitirilmesinde en büyük katkıları sunan Doğan Grubu’nun en tepe ismi yakalanmışken, bu konuyla ilgili bir soru sorulamamasıdır. Sendikayı kastederek ben onları bitirmeseydim, onlar beni bitirecekti diyen Aydın Doğan’dır, çalışanların sendikadan istifaları için noter masraflarını dahi ödeyen, zamlar, terfiler ve çeşitli promosyonlarla sendikal örgütlenmeyi kıran da Doğan Grubu’dur. Belgeselde TGS Genel Sekreteri Mustafa Kuleli’ye mikrofon uzatılarak sendikanın bitiriliş sürecine dair önemli bilgiler alınıyor, ama Kuleli’nin açıklamalarında “patronlar” diye söz ettiği patronların en önemlilerinden biri yakalanmışken konunun “sen de beni bu vergi işinde çok sıkıştırma, Tuluhan şekerim sen de beni çok sıkıştırıyorsun” noktasında kalması. Asıl sıkıştırılması gereken yer atlanmış gibi. O zaman da Doğan belgeselde yer almazdı denilebilir, doğru. Ancak böyle olunca da Aydın Doğan’ın “haksız vergi cezalarıyla mağdur edilmiş patrondan” ibaret kalması gibi bir sonuç çıkıyor. Aydın Doğan’a kesilen vergi cezalarının niyetleri elbette sorgulanmalı. Ancak mesele bundan ibaret değil. Bu ülkede gazetecilik ve dahi sendika, medya dışı sermayenin girmesiyle sistemli olarak bitirildi, bunda günübirlik cazip fırsatlara aldanan medya çalışanlarının da katkısı büyük. Sonradan medya iktidar ilişkilerinin de çıkar çerçevesinde laçkalaşmasıyla Türkiye medyası, AKP iktidarına zaten altın tepsiyle sunuldu. Bu yüzden bitirmeleri hiç zor olmadı. İşin aslı ve asıl sorgulanması gereken bu. Yani  “AKP medyayı bu kadar kolay köşeye sıkıştırma fırsatını nasıl yakaladı?” sorusu.  O belgesel, bu soruyu sormak yerine meselenin etrafında dolanıyor, ama bu tartışmayı yaratması bile bir adım.