Aynı Gemide Değiliz Hiçbirimiz
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Bazı mekânlar, düşünmeyi, idrak etmeyi, hayal kurmayı kolaylaştırırken, bazıları da zorlaştırır ya
Bazı mekânlar, düşünmeyi, idrak etmeyi, hayal kurmayı kolaylaştırırken, bazıları  da zorlaştırır ya, Türkiye’yi bir mekân olarak ele alırsak, hep aynı şeyleri durmaksızın düşündüren mekânlar sınıfına sokabiliriz. Ama bu hep aynı şeyleri durmaksızın düşünme hali, öylesine bıktırıcı bir noktaya ulaşabiliyor ki, bir süre sonra düşünmek değil de ezberlemek, ezberleyerek unutmak gibi bir yola da girebiliyor insan. En azından ben kendimi bazen öyle hissediyorum. Derinleşmek mümkün değilmiş gibi bu ülkede, derinleşen batar ve çıkamazmış gibi, herkes yüzeyde durmak için yanındakini bile batırmayı göze alıyormuş gibi... Hep derler ya, “hepimiz aynı gemideyiz”. Türkiye bir gemiyse eğer, vatandaşlarının büyük bir kısmı suyun içinde yüzeyde kalıp hava almak için çırpınırken, küçük bir azınlığın sefahat içinde tatilini yaptığı bir gemi olabilir ancak. Politikacılar da ellerinde can simidi, vatandaşları kurtarma ümidi vererek güverteden nutuk atmaya devam ediyorlardır. Durum aynen böyle. Aynı gemide filan değiliz hiçbirimiz, ama aynı denizdeyiz. Önemli olan, suyun içindekiler, birbirilerini suyun içine çekerek yok mu edecekler, yoksa gemiyi işgal ederek hayatta kalmayı mı tercih edecekler? 

Devletlerin kamu yararınaymış gibi bir atmosfer içinde kamu düşmanlığı yapmasının doğal bir sonucu olarak, bu ülkede de insanların gelişim göstermemesi için yapılan ve yapılmayan şeylerin listesine bakıp, insanın umutsuzluğa kapılmaması mümkün değil. Thomas Bernhard’ın YKY’den çıkan ve Sezer Duru tarafından Türkçeye kazandırılan “Düzelti” adlı romanını okuyorum bu aralar. Romanın bir yerinde anlatıcı şöyle diyor: “Böylesi bir ülke böylesi bir ülkenin utanmazlıklarına karşı çıkmayan insanlara gereksinim duyar, böylesi bir ülkenin ve böylesi bir devletin sorumsuzluklarına karşı çıkmayanlara gereksinim duyar, böylesi bir devlette, Roithamer’in her zaman yinelediği gibi kamu düşmanı, bütünüyle alçalmış bir devlette, en kaotik olmasa da kaotik durumların egemen olduğu yerde, bu devletin vicdanı Roithamer gibi bir çok insana karşı suçlu, vicdanında bütünüyle hain ve alçak bir tarih yatmakta...” Yanlış anlamayın, romandaki anlatıcının bahsettiği devlet Avusturya, Türkiye değil. Anlatıcı, intihar eden bir bilim insanı olan Roithamer’in evinde, Roithamer’dan geriye kalan kâğıt parçalarına tutulmuş notları okuyarak intiharın nedenlerini araştırıyor. Ama Avusturya devletinin vicdanı varsa, Türkiye devletinin de vicdanı vardır mutlaka. Bu devletin vicdanı da, Hrant Dink gibi onlarca, yüzlerce, binlerce insana karşı suçlu hissedebilir kendisini. Kaç gündür, devletin tarihinde kocaman kanlı bir leke gibi duran Dersim’deki kıyımdan bahsediliyor. Kılıçdaroğlu, Başbakan’ı özür dilemeye davet ediyor. Ama Dersim’de yaşananlar konuşulurken, Van’da vicdan kanatıcı başka olayların yaşanmasına ne demeli? Van’daki insanlardan ne zaman özür dileyeceğiz? 

Roithamer’in arkasında bıraktığı  notlara bakınca, eğer Avusturya’da kalmaya devam ederse, bu ülkede mahvolacağını, hain bir insan değilse bile bu ülkede ve bu devlette hain bir insana dönüşeceğine inandığını ve vicdanını kurtarmak için dünyanın sonuna kadar gitmeye, hatta ölmeye bile razı olduğunu görüyoruz. Bu nasıl bir acı tecrübe... Vatanı tarafından sürekli olarak cezalandırıldığını düşünen bir aydındır Roithamer. Tıpkı Nâzım Hikmet ya da Hrant Dink gibi. Onlar gibi cezalandırılmayı göze alamayabilirsiniz. Ama en azından, kendinize ve başkalarına yalan söylemekten vazgeçip, vicdanınızı bir parça olsun koruma şansına sahip olabilirsiniz.

Bizim için hazırlanmış bu dünyayı, sadece ölerek terk edeceğimizi düşünmek yaygın bir kanı haline gelmiş durumda. 19. yy’daki gibi bu dünyayı  kendi görüşlerimize göre dönüştürmekten uzaklaşmış olsak da, Wall Street İşgalcileri ve Arap Baharı’nın verdiği ilham, dünyayı başka türlü değiştirebileceğimizin işaretlerini veriyor. O işaretleri yeterince okuyup okuyamadığımız ayrı bir mesele ama romanda yazdığı gibi “kendi dünyamızda yaşamaktayız, bize sunulanda değil” diyeceğimiz günler, çok uzak gelmiyor bana, her şeye rağmen. Bunu hemen yapamasak da, en azından edebiyat ve sanat aracılığıyla, kendi iç dünyamızda dünyayı dönüştürebiliriz, dönüştürüyoruz. Edebiyat ve sanat, arınmamıza ve kendimizi yeniden oluşturmamıza yardımcı olduğu için, bu dünyadan ölmeksizin çıkıp yaşayamasaydık, ne olurdu halimize hiç bilmiyorum. Roithamer’in günlüğüne yazdığı gibi “algılama olanağı, algılamanın dile getirilmesi olanağı” en büyük mutluluk... İnsan, en büyük mutsuzluğunu yazarak bile mutlu olabilir çünkü. Ama bu ülkede “algılamak” tehlikeli bir şeydir aynı zamanda. Bu yükü taşıyan sanatçılar ve aydınlar, yavaş yavaş kayboluyorlar geminin güvertesinden. En son Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nu geminin güvertesinden atılırken gördük. Gemiyi işgal edemediğimiz sürece, aynı denizde boğulacağımız kesin...