Aynı şemsiyenin altında
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL

“Tek istediğimiz, kendimizi kaostan korumak için bir parçacık düzen” (Deleuze ve Guattari, Felsefe Nedir?). Yitip gitmekten bizi koruyacak bir şeyler bulmalı. Yeryüzünde, oluşun yüzeyinde kalıcı olanı aradık ama aradığımızı yerde değil, gökte bulduk. Gökyüzü sabit yıldızları ve gezegenleriyle kutsal ve mutlak düzenin yeri olarak göründü gözümüze.

Gökyüzündeki noktaları birleştirip şekiller yarattık ve yıldız kümelerinden oluşan bu bildik şekillerin hayatımızı yönlendirdiğine inandık, yaşamlarımızı göksel harita, burçlar biçimlendiriyordu. Yeryüzünde yolumuzu yitirdiğimizde yine göklere baktık. Yoldan saptığımızda göksel hakikat bize doğru yolu gösterecekti. Yoldan sapanları göksel haritaya göre yargılayıp cezalandırdık. Yasalar gökten geldi, yasaklar da. Tek istediğimiz kendimizi kaostan koruyacak bir parça düzendi, ama biz tüm ağırlığıyla yaşamı ezen bir gökkubbe yarattık ve bu gökkubbenin altında gücünü göklerden aldığını iddia eden iktidarlar peydah oldu. Ve bu iktidarlar yeryüzünü göksel hakikate göre yargılayıp yaşamı mahkum ettiler. Yaşamak, cezalandırılması gereken bir suça dönüştü. Yasaklarla, yasalarla yaşamaktan men edildik.

“İnsanlar… onları koruyacak bir şemsiye imal ederler, bunun alt yüzüne bir gökkubbe çizer ve uzlaşımlarını, görüşlerini yazarlar buraya” (agy). İktidarlar da kendilerini kalıcı kılmak için basma kalıp düşüncelerle, klişelerle, ahlak yasalarıyla, yasaklarla doldurdular gökkubbeyi. Gökkubbenin tüm ağırlığını üzerimizde hissettikçe ne yaşayacak gücümüz ne de direnecek kudretimiz kaldı. Yeryüzünden vaz geçtiktikçe göksel haritanın bize vaad ettiği öte dünyayı özlemekten başka seçenek bırakmadılar. Ve bazen yeryüzünü özlediğimiz oluyor, o zaman da bizi kaosla korkutuyorlar. Bizim kuşak çocukken öcüyle korkutulurdu; büyüdük, öcünün yerini kaos aldı. Çokluğuyla, çokluğun kendiliğinden yan yana gelişiyle ve aralarında kurdukları bağlantıların sayısı çoğaldıkça bir içkinlik düzlemine dönüşmesiyle yeryüzü, hiyerarşik kulenin tepesinden bakıldığında kaos gibi görünebilir. İktidar, yatay düzlemde kurduğumuz bağları, dayanışma ağlarını, direnme gücümüzü kaos olarak görüyor, oysa bu, iktidar için kaostur; hiyerarşik kulesinin alaşağı edileceği, yerinden edileceği bir kaos.

Ve yatay düzlemde aramızda kurduğumuz bağları parçalamak, parçalardan hiyerarşik kuleler kurmak için durmadan kaos üretiyor iktidar. Ve hep kaosla korkutuyor bizi. “Boyun eğmezseniz, kaos yaratırım” dediğinde gücünü göklerden alan tanrı-krala dönüşmüştür. Yaratıcı ve yıkıcı tanrı; Tiamat ve Marduk iktidarın bedeninde birleşmiştir. Yıkım, kentsel dönüşüm ve inşaat sektörüyle yeryüzünde gücünü gösteren bu beton tanrının kutsal sözleri yankılanıyor: “Her yaratıcı hareket bir yıkımla başlar”. Yeryüzünü yıkıyor önce, sonra yarattığı beton kulelerin içine gömüyor bizi, lahitlerimizde huzurluyuz. Ve üstelik görüş sahibiyiz, gökkubbenin ekranlarından hazır görüşler pompalanıyor.

Kaostan korunmak için şemsiyelerin altına sığınıyoruz. Juan Miro da iktidarın yarattığı kaostan kaçmış ve şemsiyesinin alt yüzüne çizdiği gökkubbeye sığınmıştı. Yıl 1939, bir ay sonra İkinci Dünya Savaşı başlayacak, faşizmin kaosu dalga dalga yayılıyor. “Derin bir kaçış arzusu hissettim. Umutsuzca kıstırılmıştım. Gece, müzik ve yıldızlar resimlerime girmeye başladı” diye yazıyor. Faşizmin boğucu gökkubbesinden, Paris’ten kaçıp Normandiya’nın küçük bir kasabasına yerleşti ve burada kağıtların üzerine 23 parçadan oluşan “Takım Yıldızları”nı boyadı. “Şair, sanatçı şemsiyede bir gedik peydahlar, hatta özgür ve esintili bir parçaçık kaosu içeri alabilmek… uğruna gökkubbeyi bile yırtar” (agy). Joan Miro faşizmin boğucu gökkubbesini yırtmış, yaşamın içkin kaosuyla kendi şemsiyesini yaratmıştı, istediği bir parça düzendi. Boyalı fırçalarını kağıtlara temizlerken ortaya çıkan rastlantısal biçimsiz lekeler ve çizgilerle başladı resimlerine; yaşamın özgür esintisiyle kendine bir gökkubbe yarattı. İstediğimiz bir parça düzen, bizi kaostan koruyacak bir şemsiye. Ama bizi kaosla korkutan iktidarın taşlaşmış gökkubbesinin ağırlığı altında ezildikçe eziliyor, boğuluyoruz. Kafanızı kaldırın!

Kubbe çatlaklarla dolu, dokunsak yıkılacak. Dokunalım, yıkılsın! Ve eğer bir şemsiyenin altında birlikte yaşayacaksak, ne olur bu şemsiyenin yırtıkları olsun, yaşamın içkin kaosu, özgürlüğün esintisi içeri girsin diye. Ve yaşarken, yeryüzünün tüm renkleriyle boyayalım gökyüzünü; gerekirse silelim, yeniden çizelim. Yerin yüzü değiştikçe göğün yüzü de değişsin!