Azınlık duygusu
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ
Osmanlı üç kıtada egemenlik kurmuştur. Bu cümledeki gizli başarı vurgusu, çoğu zaman abartıya ve övünme nedenine dönüştürülür...
Osmanlı üç kıtada egemenlik kurmuştur. Bu cümledeki gizli başarı vurgusu, çoğu zaman abartıya ve övünme nedenine dönüştürülür. Bu başarı, dünyada tek örnekmiş gibi söylenir. Dünyada tek! Tarihe, akıl, bilim ve eleştiri süzgecini atlayarak bakmanın sonucudur bu.
           
Bunun ne sakıncası var, bırakın fukara övüncü olsun, denebilir. Ama sorun o denli masum değildir. Çünkü bu tekçiliğin altında ırkçılık yatar.  Azınlıkta olana horgörü ve baskı yatar. Yaratılan “azınlık duygusu” ile bu algı sürekli kılınır. Bu duygu, sürekli açık/fiili saldırı “ihtiyacını” ortadan kaldırır.
           
Osmanlı’nın üç kıtada egemenlik başarısı bir yeriyle doğrudur. Dedik ya, burada bir mutlaklık yoktur. Başarılı egemenliğin tek etkeni, dönemin yönetsel başarısı da değildir. Yine bu “başarı” yüzde yüz bilinçli bir seçim ve öngörülen bir iktidar tasarımının sonucu anlamına da gelmez. Tarihsel, sosyal, ekonomik, dini vb bir takım koşulların bu sonuca doğrudan  etkisi vardır.
              
Örneğin, Balkanlardaki sınırları dikkatle incelediğimizde, Ortodoks Hristiyanlık dünyasının sınırları ile örtüştüğü görülür. Ortodoks Hristiyanlığın sınırlarının bittiği yerde Osmanlı’nın sınırları da bitmiştir genel olarak. Bu bölgede, dönemin koşullarına uygun düşen “millet sisteminin” uygulanması da yine önemli bir etkendir.
           
Bütün bunların hepsi bağımsız, önemli başlıklardır. Ancak bu tarihsel dönemden bize azınlık duygusu süzülüp gelmiştir. Bu duygu yaratılmıştır. Bu duygu ile hegemonik bir baskı aracı elde edilmiştir. Öyle ki, kimin nasıl elbise giyeceği, kafasına geçirdiği başlığın rengi gibi ayrıntılar bir yanıyla günlük hayatın düzenlenmesi olarak görülse de, bir yanıyla da ciddi bir  kısıtlama ve azınlık duygusu yaratma aracıdır. Bu duyguyu en veciz bir biçimde yoldaşımız Hrant saptamıştır: “Güvercin ürkekliği”
           
Azınlığa kendini sürekli kurban olarak hissettirilir. Ki kurban da olmuşlardır. 1915 katliamında görürüz bunu, 1937-38 Dersim’de de. Ve Maraş, Sivas, Çorum. Sonra Gazi Mahallesi…
           
Egemen, bunu zorla dayatarak algılatmıştır. Görünüşteki hoşgörünün altında, bir lütuf ve kayırmaya tabi olduğu sürekli duyumsatılsın. Lütuf ve kayırmanın kesilmesi de bir tehdit   olarak başında sallana kılıçtır azınlık için.

Anaakım medyada atılan her aşağılayıcı başlık ertesinde Ermeni yurttaşların yurtdışı göçünün fark edilir biçimde arttığını anlatmıştı, yıllar önce bir Ermeni dost. Azınlık duygusu, ürkek güvercin hali böylesi bir sakınımlı hayata neden olur.

22 Kasım’da OdaTV davasının ilk duruşması görüldü. Ahmet Şık, Nedim Şener, Soner Yalçın, Doğan Yurdakul ve diğer sanıklar dokuz aydır bu günü bekliyordu.

Yargıç duruşmayı açtı.  Davanın önemini anladıklarını, bu nedenle kesintisiz duruşma  yapmaya  karar verdiklerini anlattı. Diğer davaları ertelemişlerdi.  Ne var ki, bir gün önce sanıklar mahkemeye dilekçe verip yargıcın reddi isteminde bulunmuşlardı. O halde, artık kesintisizlik, davanın sürekli görülmesi hak getire. Yargıç hemen duruşmayı bitirip, red isteminin sonucunu bekleyecekti. Oysa, mevcut mevzuatta, “gecikmede sakınca olan haller” için karar verme zorunluğu vardır.  Ve özgürlüğün ortadan kaldırılmasından daha büyük sakınca olamaz.

Burada, azınlık duygusunun, etnik/ulusal kimlik dışında, bir hükümranlık tutumu olarak kullanılmasına tanık oluyoruz: Uslu “sadık” olursanız size yargı, hak, yaşama bahşederiz. Yoksa tüm hak kapıları kapanır! İşte bu da bir azınlık duygusunu kullanma görüntüsüdür.
Haftanın dizesi; “kırmızı sesli bir kadından artığım elbet…” Celal Soycan, Kün, Şiirden Y.