Barış gazeteciliği neden bize uymaz?
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Barış gazeteciliği son yıllarda her çatışma anında gündeme geliyor. İyi niyetli akademisyenler, insanların öldürülmesine karşı bir şeyler yapmaya çalışanlar kavramı yeniden yeniden kamuoyuna hatırlatıyor. Normal bir ülkede olması gereken de bu zaten. Kendimi de hariç tutmuyorum, geride kalan yıllarda üzerine birden fazla yazı yazmışlığım var. Buna rağmen son zamanlarda bu çabaları, tıpkı “aydınların” sürekli bir şeyler için çağrı yapması ve imza kampanyası açması gibi nafile bulmaya başladım. Bu konuda geldiğim noktayı Twitter’da; “Gazetecilik yapılsa, barış gazeteciliğine ihtiyaç kalmaz aslında. Bu da böyle bir paradokstur” tweetiyle özetlemeye çalıştım. Bence bu tweet de biraz eksik, çünkü aslında anlatmak istediğim, Türkiye’de asgari gazetecilik bağlamının bile bulunamayışıydı. Belki bu konuda çalışan akademisyenlere yüzeysel gelecek bir bakıştır, ama benim bu konudaki net fikrim böyle. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda biraz açmaya çalışacağım:

Asıl sorun gazetecilik olduğu için

Önce şunu sormak gerek, Türkiye’de asgari standartlarda bir gazetecilikten söz edebilir miyiz? Öyle kusursuzluktan, milim sapmaz ilkelerden söz etmiyorum. Doğrusuyla yanlışıyla asgari standartlarda bir gazetecilik yapma ortamı var mı? Bana sorarsanız yok. Öylesine yok ya da parmakla gösterilecek kadar az ki, ortada olanı eleştirecek bir bağlam bulunamıyor. Medya eleştirisi adı altında yazılan her yazı, bu yüzden biraz naif kalmaya mahkum. Kimse yüzleşmekten bahis açmıyor. Örneğin; gazeteciliğin salt AKP ile birlikte bittiğini sanmak pek çoklarının işine geliyor. AKP’nin doğuşunda, aslında gazeteciliğin adım adım bitirilmesinin ya da doğru dürüst başlayamamasının da bir etkisi olduğunu düşünmekse genellikle atlanıyor. Bu temel meselelerle hiç yüzleşmeden, sanki elimizde temel bir bağlam varmış gibi, onun üzerine barışı içeren bir bağlam kurma fikri pek gerçekçi gelmiyor.

Şuur değil, biat hakim olduğu için

80’lerin ikinci yarısı ya da 90’lar Türkiye’sini bir düşünelim, evet “bebek katili” şu bu gibi çırılçıplak savaş dili kullanan bir basın vardı, ama bu basının aktörleri yarattıkları leş gibi gerçekliğe inanıyorlardı. Bir gün sonra tam tersini söyleyecek bir esneklikleri yoktu. Bugün bakıyorsunuz “Çözüm Süreci”nden önce “Kandil Muhipleri” şu bu gibi ötekileştirici bir savaş dilini kullananlar, ertesi gün bir kararla “barış güvercini” kesiliveriyorlar. Öylesine “barış güvercini” kesiliyorlar ki, çözüm süreciyle ilgili bazı eksiklere işaret edenler bir anda “Güneydoğu’dan tabutlar gelmesini isteyen” şahinler olarak ötekileştiriliyor. Sonra seçim oluyor, oylar düşüyor, strateji değişiyor. Bu kez 90’lardakinden bile daha tehlikeli bir savaş dili hakim oluyor. Böyle bir gazetecilik ortamında, barış gazeteciliğinin pratiği de havada kalıyor. Çünkü hesaplar eskisi gibi kof milliyetçilik üzerine değil, siyasi iktidar alanını yeniden ele geçirmek üzerine kurulu.

Barış gazeteciliğiyle çelişen ortam

Barış gazeteciliğinin temel önermelerinden biri, “bir çatışmayı sadece iki tarafın çatışması gibi göstermekten kaçınmak” şeklindedir. 90’larda Kürt sorununa “Sadece TSK ve Teröristler” şeklinde bakmak buna bir örnekti. Bugün öyle mi? Hayır. Türkiye devleti var, Erdoğan var, HDP var, PKK var, PKK içindeki gruplar diye söz edilen başka bir taraf var, IŞİD var, ortada bir hükümet bile yok. Birden fazla grup var ve hepsi birbiriyle çatışma halinde. Oysa barış gazeteciliği bize, iki tarafı kendi içinde gruplara ayırın ve çözümü orada arayın diyordu. Burada hazır ayrılmışı var, ama hepsi çatışma içinde. Evet, havuz medya diye tabir ettiğimiz medya 90’ların “çatışmacı” devlet dilini misliyle kullanıyor, (barış gazeteciliğinin çözüm aradığı) ama kamuoyunda 90’lardaki gibi sahiplenildiğini düşünmüyorum. Çünkü her şeyden önce samimi gelmiyor.

Bu ortamda bana kalırsa odaklanılması gereken “barış gazeteciliği”nden öte, “gazetecilik.” Evet “barış gazeteciliğine” ihtiyaç var, ama temel ve asgari gazetecilik sorununu çözdükten sonra. Örneğin; kamuoyu o tırların Suriye’ye niye gittiğini, ne taşıdığını, karşılığında neler gördüğünü tüm netliğiyle öğrenmeyi hak ediyor. Artık insanlar çocuklarının neden öldüğünü eskisinden daha fazla sorguluyor. “Affet beni oğlum 18 bin liram yoktu” diyen bir asker annesi, çocuğunun ölümüne bir “neden” arıyor ve o “neden” de gazetecilikte. Çünkü barış yapmak için de, barış gazeteciliğinden söz etmek için de önce kiminle savaştığımızı öğrenmek şart.