Barış İnce: Birbirimizden başka sığınacak kimsemiz kalmadı
10.10.2017 12:00 KÜLTÜR SANAT

İlk romanı Çelişki'yi Can Yayınları etiketiyle geçtiğimiz aylarda okurla buluşturan Barış İnce, Kitap Eki'nden Çağla Üren'in sorularını yanıtladı.

Edebiyat ve gazetecilik arasındaki bağı ve yazın hikayesini paylaşan İnce, "Birbirimizden başka sığınacak kimsemiz kalmadı" dedi.

KitapEki'nden Çağla Üren'in Barış İnce ile yaptığı söyleşişöyle:

Barış İnce’yi öncelikle hepimiz başarılı bir gazeteci olarak tanıdık. Ama öyle suya sabuna dokunmayan bir gezeteci olarak değil. Yaptığı haberler ve kaleme aldığı yazılarla sayısız dava açıldı hakkında. Bu davaların ardından yine direngen bir tavırla ayakta durdu. Muhalif duruşuyla çok sayıda insana ve meslektaşına örnek oldu.

Gazetecilik, Barış İnce’nin yazarlık serüveninin ilk adımlarıydı. Sonrasında kendisini edebi alanda ortaya koyduğu yazılarla daha yakından tanıdık. Can Yayınları etiketiyle yayımlanan Çelişki isimli romanı ise çok ses getirdi ve defalarca baskıya girdi. Henüz ilk romanı olmasına rağmen böyle bir başarı yakalaması eminiz ki takipçilerini de oldukça sevindirmiştir.

Kitap Eki olarak, Çelişki yeni çıktığında değil de biraz “demlendikten” sonra bir söyleşi yapmayı istedik. Hem kitabı okumuş olanların, hem bizim, hem de Barış İnce’nin yaklaşımlarının da böylesi bir süreçte en olgun haline bürüneceğini düşündük.

Barış İnce, sadece kitabına dair değil farklı konularda da yönelttiğimiz sorulara dostlukla, samimiyetle yanıtlar verdi. Şimdi söz sırası Barış İnce’de…

  • Röportajımıza öncelikle klasik ve kişisel bir soruya başlayalım. Barış İnce kimdir ve onu yazmaya iten şey nedir?

Kendinden bahsetmek zor tabi o yüzden daha sade bir özgeçmiş ile başlayım. 1982’de İzmir’de doğdum. Üniversite okumak için İstanbul’a geldim. İstanbul Üniversitesi’nde lisans, Yıldız Teknik Üniversitesi’de yüksek lisans öğrenimi gördüm. Ekonomi ve siyaset bilimi okudum. 2005 yılından beri basın camiasının ve yazının içindeyim. BirGün’de makaleler; Bavul dergide yetişkinler, YediYetmiş dergide çocuklar için öykü ve denemeler yazıyorum. Bir tiyatro oyunum var Neye Göre isminde. Aslında mesleğim yazma üzerine olsa da beni yazmaya asıl iten şey memlekete ve insanımıza dair düşüncelerimi paylaşma isteği. Yaşadığımız karanlığı değiştirmek için yazının iyi bir etkileşim aracı olduğunu düşünüyorum. Fikirlerin yazı ile aktarılması dendiğinde teorik yazılar kadar etkili başka araçlar da var. Edebiyat, mizah, müzik için yazılmış söz… Bunların hepsi dünyayı değiştirme gayesi ve estetik ile birleştiğinde anlamlı geliyor bana.

  • İlk romanınız Çelişki‘den önce uzun bir süre gazetecilik yaptınız. Bu deneyim edebi açıdan size ne kazandırdı?

Bir söyleşimde daha demiştim ki ben yazmak için gazeteci oldum. Sözcüklerle anlatmak istediğim şeyleri hızlıca karşı tarafa geçirebileceğim en önemli mecra gazetelerdi. Bu konuda da dünya görüşüme en uygun yerde çalışmaktan dolayı huzurluyum. Gazetecilik kökenli pek çok yazar var aslında bu iki alan iç içe geçmiş durumda. Mecmua çıkarma ya da içinde yer alma arayışı hemen her yazarın hayatında var olmuştur. Bu deneyimin kattığı en önemli şey okurla etkileşim meselesi… Yazdığınız makalenin ya da haberin okurdaki karşılığını hızla fark edebiliyorsunuz. Sözcüklerin fonetiğinden, cümlelerin yapısına kadar pek çok şeyin karşı taraftaki etkisini daha hızlı ölçebiliyorsunuz. İkincisi de hikâye ve fikir biriktirme meselesi. Gündeme ve güncel tartışmalara bu kadar hâkim olmak avantaj. Muhabirlikten gelen gazeteciler ise farklı hayatlarla karşılaştığı için anlatacak pek çok hikâye bulabiliyor. Dezavantajları da çok ama onu başka sefere saklayalım.

  • Çelişki hakkında yazılan incelemelerin çoğunda kitabın Gezi Direnişi’ni referans aldığı söyleniyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Aslında pek de ilgisi yok. Hikâye 90’ların sonunda geçiyor, Gezi’ye atıf bile yok. Ama kitap yayınevi tarafından Haziran başında sunulunca ben de “Gezi yıldönümüne denk geldi, ne güzel oldu” gibilerden bir tweet attım. Okurlarımın çoğu beni o günlerde tanıdığı için böyle bir duygu içine girdim. O da akıllara bu şekilde kazınmasına yol açtı sanırım. Böyle bir isyanı kullanmak aklımın ucundan geçmez. Öyle bir amacım olsa o günleri anlatan kitaplar furyasına katılırdım. Ama Gezi ile kitapta kullandığım dil arasında bağ kuranlar oldu ki buna karşı çıkamam. İsyankâr ama biraz da komik, kendiyle alay eden ve uçarı bir havası var karakterin. Bu da böyle bir bağ kurulmasına yol açabiliyor. Tabi yazan ben olmasam böyle bir bağ kurarlar mıydı ondan da emin değilim. Sanırım bu algıyı kıramayacağım.

  • Kitabınızdaki ana karakterin 17 yaşında olmasını neden tercih ettiniz? Bu yaşlardaki gençlerin kendi içinde ve toplumla yaşadığı çatışmaların daha derin olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bugünlerde “ergen isyanı”, “liseli” vs diye küçümsenen şey hakkında epey düşündüm. Kitapta da bununla ilgili birkaç cümle de var. İnsanların büyüdükçe kısık sesle konuşması, gerçeği haykırmakta çekinmesi, deneyimlerin ve sorumlulukların yükledikleri konusunda… Henüz düzenin üretim ilişkileri ağına girmemiş gençler tercihlerini sınıfsal değil duygusal, vicdani ya da ideolojik yapabiliyor. Karakterimiz de böyle biri. Anlatıcı bugünden bakarak 17 yaşındaki bir hikâyeyi anlatıyor ve o günleri eleştiriyor gözükse de içten içe olumlu da buluyor. . Bu da kitaptaki çelişki sarmalına uygun… Saçma da olsa yaptıklarının bir ideal uğruna olduğunu gözlemliyor anlatıcı.

  • İçinde yaşadığımız toplumsal koşullar özellikle gençleri “aykırı” taraflarını baskılamak zorunda bırakıyor. Kitabınızdaki karakter, bu aykırı yönünden hayali bir arkadaş yaratmış durumda. Sonunda da bu durum “deliliğe” varıyor. Bu “delilik” halinin toplum baskısının gençler üzerinde yarattığı tahribat ile ilgisi olduğunu söyleyebilir miyiz? Sizce toplumumuz bu sorunu nasıl aşabilir?

Karakter bir arayış içerisinde ve kimi zaman yapamadıklarının, olamadıklarının ya da hatalarının kaynağını “zıddım” dediği Savaş’a yükleyip işin içinden sıyrılmak istiyor. Kendinde ve hayatta gördüğü çelişkileri zihnini ikiye bölerek aşmaya çalışıyor. Herkesin bir arayışı var. Kitapta da geçmişi silmeye çalışan, acıdan sıyrılmaya çalışan arayış insanları var. Bu arayışı define hikayesi ile okurun zihninde zirveye çıkarmaya çalıştım. Dediğiniz gibi gençler aykırı olmaya daha meyilli. Tecrübe ve zorunluluklar bizi korkuya da sürüklüyor. Kitapta bunu “zaruret ile esaret arasında ince bir çizgi var” cümlesiyle anlatmaya çalıştım. Bahsettiğiniz karakter bölünmesinin bir deliliğe doğru gitmesi kaçınılmazdı. Ancak burada deliliği de övmek istemedim. “Delirdim, kurtuldum” gibi bir durum yok. Önemli olan bizi delirtmeye çalışan sistemi değiştirmek.

  • Peki, Çelişki ile ilgili -olumlu ya da olumsuz- nasıl eleştiriler aldınız?

Edebi yönüne güvendiğim insanlarla öncesinde paylaşmaya çalıştım kitabı. Sonrasında da pek çok yazar haliyle okudu ve değerlendirdi. Edebiyatın çok farklı, çok çeşitli eserlerini okumuş daha deneyimli yazarlar, yapmaya çalıştığım şeye aşinaydı. Ancak pek çok yeni eleştirmen için bu kadar çok konuşan, denemeye yakın bir anlatım “normal” değildi. Bunun olabileceğini tahmin ettim ve yoruculuğu da fark ettiğim için kitabı kısa tuttum. Gündelik yaşamda az konuşan biri olarak yazarken derdimi anlatmaya çalışıyorum. Uzun uzadıya değil, kısa ama çok şeyi anlatmak istiyorum. İnsanlar bu anlattıklarımdan kendi hayatlarında da bir şeyler gördüler ki kitabı sevdiler. Üç ayda dört baskının anlamı bu olsa gerek. Tüm eleştirileri okumaya çalışıyorum. Siyasi/kişisel önyargılara kapılmadan metni yorumlayan eleştirilerden yararlandım.

  • Biraz da edebiyatımıza dair genel konulardan söz edelim. Son zamanlarda ülkemiz gerçekten zor bir dönemden geçiyor. En büyük zararı gören insanlar da akademisyenler, gazeteciler ve yazarlar gibi eli kalem tutan insanlar. Haliyle her çevrede “Bir yazar nasıl olmalı?” ya da “Edebiyat nasıl olmalı?” tartışması yapılıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Böyle baskıcı dönemlerde edebiyata bir görev düşüyor mu?

Böyle dönemlerde insanların içine kapanmasını, daha fazla bireyin sorunları ile ilgilenmesini anlayabiliyorum. Fakat ben aydın sorumluğu denen meseleyi önemsiyorum. Edebiyat ile empati arasındaki güçlü bağdan çokça söz edilir. Başkalarının dertlerini içinde hissetmiyorsan nasıl edebiyat yapıyorsun? Toplumu etkileme gücü olan mesleklerin daha büyük mesleki sorumlulukları vardır. Yazdığın bir sözcük ya da bir cümle pek çok kişinin geleceğini, kararlarını hatta karakterini etkiliyorsa durup düşünmelisin. Gazeteciler için de bu geçerli. Bir haberi yazış tarzınla topluma nefret tohumları atabilirsin. Yine başka bir haberle insanların bir şeyleri fark etmesini sağlayabilirsin. Bu saydığınız işlerde sorumluluğun çok büyük olduğunu düşünüyorum. “Memleket uçuruma sürüklenirken sen ne yaptın” diye bir soruya, etki alanı daha düşük bir meslekten örneğin bir sıhhi tesisatçıdan daha fazla muhataptır yazar. Bu da doğal… “Ben etliye sütlüye karışmam” diyorsan başka bir meslek senin için daha uygun olabilir.

baris-ince-birbirimizden-baska-siginacak-kimsemiz-kalmadi-363870-1.

  • Peki, Türkiye’deki edebiyat ortamı ile ilgili bize ne söyleyebilirsiniz? Okurlarımıza tavsiye etmek istediğiniz umutları büyüten yazarlar var mı?

Ben umutsuz değilim, iyi yayınevlerinden çıkan yeni yazarların hemen hepsini takip etmeye çalışıyorum ve güzel işler de çıkıyor. Gördüğüm kadarıyla bu “genç” yazarların ortak noktası, toplumsal olaylara daha duyarlı, politik kampanyalara katılmaktan kaçınmayan kişiler olmaları. Gözlemim o yönde… Böyle bir dönemde ne gerekçe ile olursa olsun bunu yapmaları güzel. Bazen bu muhalif duruşu da “ekmek yemek” olarak değerlendirenler görüyorum. Özellikle biraz popüler olana bu tarz eleştiriler geliyor. Dışarıdan muhalefette bir ekmek varmış gibi görülüyorsa, tüm muhalifler o ekmeği paylaşmaya hazır. Yeter ki buyursunlar, katılsınlar. Bence bu da hayata nasıl baktığınızla alakalı… Tüm hayatınızı çıkar üzerine kurduysanız her yapılanı çıkar odaklı değerlendirirsiniz. Umutları büyüten pek çok yazar var ama isim verirsem unuttuklarıma haksızlık ederim sonra küsenler olabilir. Haliyle gazetecilik ve yazarlık camiasında bir kollama durumu var ve herkes birbirinden bir şeyler bekliyor. Ben bunun dışında kalmaya çalışıyorum. Kollamayı değil dayanışmayı önemsiyorum. Bulunduğum mecraları genç yazarlara açarak bu dayanışmayı sağlamak bana daha doğru geliyor. Bu arada umutluyum derken din soslu ya da bol aforizma içeren uyduruk bir best-seller tarzının da varlığını görüyorum. “Allah de şöyle böyle” tarzı kitaplar, yeni muhafazakâr kitlenin okuma hevesini biçimsiz bir tarzla birleştiriyor. Pek çok yayınevi de bu kalabalık kitleye ulaşma hevesiyle bu dile pirim veriyor. Bence artık “Allahaısmarladık” adlı son bir kitapla bu saçmalığı bitirsinler.

  • Son dönem özellikle popüler kültür alanında bir dergi patlaması oldu. Bu dergiler birçok kesimden eleştiri toplarken çok da seviliyor. Siz de böyle bir dergide yazarlık yapıyorsunuz. Bu duruma bakış açınızı merak ediyoruz?

Sorunuzda edebiyat dergisi yerine popüler kültür dergisi demeniz anlamlı. Bence durum da biraz bu… Bu dergilerin edebi dil arayışını sürdüren, akım yaratan geleneksel edebiyat dergileri ile bir tutulmaması gerekir. Aslında bahsettiğiniz dergiler mizah dergisi kategorisindedir. Geçmişte çıkan Sokak, Öküz, Yeni Harman, Hayvan gibi dergilerin devamcısıdırlar. Bu dergilere baktığınızda da içinde sokak söyleşilerinden karikatürlere, ünlü yazarların öykü ve şiirlerine pek çok tarzın bulunduğunu görürdünüz. Mesela Tuğrul abinin Sokak dergisi işlediği kışkırtıcı konular itibariyle şimdi çıksa büyük eleştiri alırdı sanırım. O dönem bu dergilerde Can Yücel’den Orhan Pamuk’a pek çok edebiyatçı yazdı. Bizim kuşak bu dergileri az çok bildiği için mevcut durumu pek yadırgamıyor. Sanırım aşina olmayanlar için şaşırtıcı. Bu dergilerin son dönemde ilgi görmesi, teknoloji ve hız çağında okurun kaçamak hissini karşılaması ile alakalı olabilir. Çok farklı yazarın ve çok farklı konunun bulunması, içinde şiir ve mizahın da olması kendimize ayırabildiğimiz azıcık vaktimizde bizi mutlu edebiliyor. Bunda kızacak çok bir şey görmüyorum. Yazar için de genç kuşak ile buluşma fırsatı olarak görüyorum. Bu dergileri popüler kültür dergileri olarak görüp fazla anlam yüklemezsek sinirimiz geçer. Bu arada ne kadar popüler oldukları da tartışılır, bize popüler geliyor da… 70 milyonluk ülkede 20 bin satan dergiye “aldı, yürüdü” gibi bakıyoruz. Oysa bu ülkede Şeyma Subaşı popüler kendimizi kandırmayalım. Şükrü Erbaş’ı, Necati Tosuner’i gençlere tanıtan ya da genç bir şairi daha fazla kişiye ulaştıran bir dergi, muhalif bir tavrı da varsa, bence işlevlidir. “Popüler dergiyi eleştireyim de popüler olayım” şeklinde özetlenebilecek eleştiri biçiminin de kabak tadı verdiğini düşünüyorum. Bu dergiler birbirine benziyor evet, ama ona bakarsanız eleştirilerin de hepsi birbirine benziyor. Tabii bu dergilere bakarken kimilerinin içinde mevcut karanlık düzeni yıkama yağlama işlevi gören kişilerin de olduğunu görebiliyoruz. Ya da bu dergilerin tuttuğunu görüp para kazanmak için bu işe giren, ne tür ilişkilerinin olduğu belli olmayan tipler de var. Ben bunlara dikkat ediyorum. Bu tarz kişilerin kurduğu ya da yazdığı mecralarda yer almak istemem. Bavul’un kuruluş aşamasında ve yazar kadrosunun belirlenmesinde katkım olduğu için içim rahat.

  • Son olarak okurlarımıza söylemek istediğiniz bir şey ya da bahsetmek istediğiniz bir proje var mı?

KitapEki başından beri takip ettiğim bir site. Bu tarz sitelerle dayanışma içinde olmak zorundayız. Umarım bu yıl daha da güçlenmesine katkı sunabiliriz. KitapEki okurları bilinçli bir kitle ve onlara demek istediğim, hayata karşı duruşu olan yazarları takip etmeye devam etsinler. Edebiyatın da bu yöne gitmesine neden olur bu. Emekten ve özgürlükten yana olan kişilere daha yapıcı bakmakta fayda var. Birbirimizden başka sığınacak kimsemiz kalmadı.