Barış ve kardeşlik yürüyüşü ve toplumsal akıl!
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Ülkenin ana gündemi savaş, şiddet ve ölümken, hemen herkesin barış istediğine kuşku yok. Ancak bu yolda umut duyabilmek için, gerçek bir barışın nasıl mümkün olacağını da düşünmek gerekiyor. Örneğin terörle mücadeleye evet de, bununla barışın gelmeyeceği ortada; 30 yılı aşkın sürede yaşadıklarımızdan sonra bunu hâlâ anlayamamışsak aklımızdan şüphe etmek durumundayız. Gerçi bu konuda “devlet aklından” kuşku duymak için epeyce nedenimiz var; geçmiş yıllara ve bugüne bakmak yeter. Hiç değilse, toplumsal aklımızın daha iyi işlemesini sağlayalım derim.
Buradan bakıldığında, perşembe günü TOBB’un düzenlediği “teröre hayır, kardeşliğe evet” yürüyüşünün hiç yeterli olmadığını söylemek gerekiyor. Örneğin yürüyüşün ana teması barış ve kardeşlik! Bir anlamda PKK ile Kürt vatandaşları ayrılmakta. İyi de, Cizre’deki “kardeşlerimize” düşman muamelesi yapılması, terörle mücadele edeyim derken PKK’dan fazla terör estirilip işgal kuvvetleri gibi davranılması nereye konulmakta? Birçok masum insanın ölümüne neden olunmuş, evler yıkılıp hayatlar karartılmışsa vatandaşlıktan, kardeşlikten söz ederek bu vebalden kurtulabilir miyiz? Bu yürüyüşte neden bu sorular yok; neden bunlara karşı insanlık, vatandaşlık, özgürlük, demokrasi vurgusu yapılmamakta?

Bayrak altında birleşme çağrısı da, bunca yıldan sonra aynı sularda dolaştığımızı göstermesi açısından üzücü ve tehlikeli. Kürtlerin Türk Bayrağı ile bir derdi yok; onlara karşı “bayrak” sallayanların ise Kürt kimliği ile bir derdi olduğu ortada. Kürtlerin kimlik talepleri reddedilirken de bayraktan söz edilmekte; HDP binalarına yapılan saldırılar, Bolu’da işçilerin yakılmak istenmesi gibi olaylarda da Türk Bayrağı ortak simge olarak öne çıkmakta.

Sonuç olarak barış isterken, yalnız kardeşlikten söz etmenin yetmeyeceğini bilmek gerekiyor. Barışı sağlayacak ve bizleri asıl “birleştirecek” olan, ancak, insan hakları ve demokrasi açısından eşitlik ve özgürlükte birleşmek olabilir; bunun için de anadilde eğitim dahil eşit vatandaşlık haklarını tanımak üzere yola koyulmak gerekmekte. Bunların dışındaki söylemler söyleyenleri tatmin etse de, ne Kürt vatandaşını “vatandaş” ve kardeş kılar, ne de barışı getirir! Kısacası bu toplum adına öne çıkanlar PKK ile Kürtleri ayırmak istiyorsa, Kürtleri kazanmak, bunun için de onların bu ülkede “eşit vatandaş” olarak yaşama hakkını savunmak durumundalar. Toplumsal akıl bunu gerektirmekte. Bunun mücadelesini siyasete taşıyan HDP’ye de saldırmak değil, korumak, kollamak gibi bir sorumlulukları olduğunu unutmamaları gerekiyor.

Bir şey daha söylemeden geçemeyeceğim. Bu yürüyüşte Türk-İş, HAK-İş gibi işçi sendikaları ile Memur-Sen, Kamu-Sen gibi memur sendikalarının yer alması da, emekçilerin hak mücadelesinde olduğu gibi, toplumsal gerçekler karşısında da ne kadar aymazlık içinde olduklarını göstermesi açısından üzücü. Emeğin hak mücadelesi ile Kürtlerin hak mücadelesini birleştirememeleri ise, emek açısından olduğu kadar toplum açısından da kayıp!

1 Kasım’a giderken CHP
Bu üzücü ve düşündürücü olaylar arasında, 1 Kasım seçimleri gibi bir gündemimiz de var. Bu çerçevede, hafta sonunda Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Platformu (SESAP) tarafından 1 Kasım seçimlerine doğru CHP açısından durum analizi ve öneri geliştirilmesine yönelik toplantıdan, kısaca da olsa, söz edeyim istiyorum.
Toplantıda ekonomik ve sosyal politikalardan stratejilere, barış ve demokrasinin gereklerinden adaylara kadar birçok konu ele alındı ve farklı guruplarda tartışıldı; çıkan sonuçlar ise Kemal Kılıçdaroğlu’na sunuldu. İleri sürülenler, radikal ya da yeni sayılabilecek görüş ve öneriler değildi kuşkusuz; ancak önümüzdeki seçimde yararlı olabilecek bazı çıkış noktalarının dile getirildiğini söylemek gerek.

Ortaya konulan görüş ve önerilerin hepsine değinemem. Ancak her grupta üstünde durulan birkaç konu var ki, onlardan söz etmek gerekiyor. Bunlardan biri, ortaya konan politikalarla sosyal demokrat kimliğin netleştirilmesi. İkincisi, Kürt sorununun çözümü ve barışın sağlanmasında çok daha net bir politikanın ortaya konması ve etkin bir rol üstlenilmesi. Üçüncüsü, seçim konuşmalarında yalnız ülkenin değil, yerel ihtiyaç ve özelliklerinin de gündeme alınması. Dördüncüsü, akılcılıkla duygusallığı bir araya getiren ve insana ulaşmayı hedefleyen bir söylemin benimsenmesi. Beşincisi de, özellikle kritik seçim bölgelerinde adayların yeniden gözden geçirilmesi.

Benim biraz daha radikal önerilerim oldu ama bunları başka bir yazıya bırakarak, şöyle bitireyim. CHP’nin AKP, HDP ve MHP’nin çekirdek seçmeninden oy alması beklenemeyeceğine göre, CHP’nin, bir yandan kararsızlara, öte yandan bu partilerin çeperde kalan seçmenlerine ulaşması gerektiği anlaşılıyor. Bunu da ancak söylemi, politikaları ve adayları açısından umut ve güven verici bir değişim gerçekleştirebilirse sağlayacağını düşünmek zor olmasa gerek. Kısacası CHP değişti kuşkusuz, ama yeni seçmenler kazanmak için değişimin devamı şart; bu nedenle yapılan önerilerden yararlanması da beklenir. Göreceğiz!