Barışa mukayyet olalım...
MELİH PEKDEMİR MELİH PEKDEMİR

Olup bitenlerin tek çözümlemesi: Suriye ile savaşa girmek felakettir, Kürt sorununda barışa evet dememek cinnet geçirmektir.

 Olup bitenler karşısında tek çözüm: Savaşa hayır, barış hemen şimdi’dir.
 Bu çözümleme ve çözüm ötesinde söylenecekler, artık ve sadece aksini isteyenlerin bir kez daha teşhirinden ibaret olabilir.

Ama bu teşhir ne denli işe yarar bilinmez. Çünkü her icraatlarıyla ve her laflarıyla zaten kendileri teşhirciler, göstere göstere yalan söylemekten çekinmiyorlar. Maksatları bir an önce hâsıl olsun diye, yapacakları işi gargaraya getirmek için lafı dolandırmaktan başka çareleri yok.
Çünkü savaşın önce gerçekleri öldürdüğünü, savaş çıkarmak için de önce gerçekleri öldürmeleri gerektiğini iyi bellemişler:

 “Vay, bize ha, görürsünüz siz gününüzü!”
 Aklı başında herkes, Irak savaşı öncesi yaşanılanları derhal hatırlayıp ürperiyor. Bütün iddiaların, bütün senaryoların düpedüz palavra olduğu ortaya çıkmıştı. Ne zaman? Irak tarumar olduktan, yüz binlerce masum insan katledildikten sonra...

 Şimdi yine aynı pervasızlıkla, yine aynı düzenbazlıkla savaşı meşrulaştırıyorlar. Tıpkı Kürt sorununda yaptıkları üzere, savaşçı tıynetlerini gizlemek için allem kullem etmelerinde, her iyimser gelişmede çözümü yokuşa sürmelerinde olduğu üzere...

Ancak Suriye vak’asında kirli tezgâh o denli çıplak ki... New York Times gazetesi Özgür Suriye Ordusu olarak bilinen Esad yönetimi karşıtı milislere silâhları CIA’nin sağladığını yazdı; bu işlem Türkiye topraklarında yapılıyormuş...  The Guardian gazetesi de Suudi Arabistan ve Katar’ın daha önce silahlandırdığı Özgür Suriye Ordusu militanlarına bu kez maaş bağlayacağı haberini verdi. Böylece Esad rejiminin ordusundan firarların desteklenmesi amaçlanıyormuş. Yani Esad’ın mümkünse “içeriden” yıkılması peşindeler. Çünkü dış müdahalenin faturasının ağır olacağını biliyorlar.

 Bir süredir Suriye’nin öyle kolay yutulacak lokma olmadığı anlaşılmıştı. En azından Rusya ve Çin’in ikna edilmesi gerekiyordu. Bu yüzden NATO da kendini hemen ortaya atmamıştı. Kasım ayında gündeminde Başkanlık seçimleri olan ABD ise bu müdahaleyi tek başına yapacak halde değildi, kestaneleri ateşten alacak bir maşa arayışındaydı. “Batı basınında” uzun süredir AKP iktidarına “aslansınız, kaplansınız” minvalinde dolduruşlar yapılmasının sebebi buydu. ABD emperyalizmiyle ortak harekât yapacağını uman ama umduğunu bulamayan AKP hakikaten köşeye sıkışmıştı.

 AKP’nin Dış İlişkilerden Sorumlusu Ömer Çelik sıkıştığı köşeden dün şöyle bağırdı: "Suriye, Türk uçağını düşürerek, uluslararası topluma, uluslararası hukuka, bölge ülkelerine, uluslararası meşruiyete ve NATO'ya saldırmıştır."

 Peki, şimdi ne olacak? Ne olacağını Başbakan yarın söyleyecekmiş.
 İllaki Türkiye’nin hemen Suriye’ye saldırması gerekmiyor... Ama bu vesileyle savaş bahanelerinin açık artırmaya çıkarıldığı, elverişli zeminin ve zamanın kollandığı anlaşılmıyor mu? Suriye’ye fiili bir askeri saldırının provası yapılmış oldu ve hem NATO hem Türkiye bunun sonuçlarını gördü.

 Çünkü Suriye’nin “keşif uçağı” olduğu bilinen F4 model uçağı doğrudan hedef alması, Ankara’da “hâlâ anlaşılamayan” biçimde “cüretkâr” bir adım olarak nitelendiriliyormuş. Yani ateşteki kestaneler maşayı da yakabilir, maşayı tutanları dahi yakabilirmiş. Afganistan, Irak, Libya’dan farklı bir Suriye ateşi hevesleri kaçırmış gibi. Şam’daki minareler ya da füzeler belli ki uluslararası hukuksal kılıflara sığmıyor. Gerçi istedikleri zaman hukuk emperyalistlerin elinde derhal guguk oluyor; yine de Özgür Mumcu, “uluslararası hukukta net bir kural yok” diye yazdıktan sonra son durumu şöyle özetliyor: “Türkiye hava sahasını ihlal etti, Suriye orantısız karşılık verdi.”
 En anlamlı soruyu BDP’den Gülten Kışanak sormuştu: “Uçağın orada ne işi vardı, hangi görev için gitti, niye sınır ihlali yaptı, hükümet bunların cevabını veremiyorsa bu büyük bir problemdir.”

 En makul uyarıyı da ÖDP’den Alper Taş dile getirdi “Uyarıyoruz! Yıllardan beri bölgede oynanan ‘büyük oyunun’ 21. yüzyıldaki kritik noktası Suriye’dir. Suriye’ye dönük bir askeri müdahale bölgesel bir savaşın da tetikleyicisi olacaktır.”

 Ve tetiklenen böylesi bölgesel savaş, Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni, Şii arasında boğazlaşmadan başka bir sonuç yaratmayacaktır. Tam bir bölgesel cinnet hali yani...

 Cennet ile cinnet arasındaki farkı tek harfle ortadan kaldırıyorlar, cinnet yoluyla cennet yerine cehenneme gidişatı zorluyorlar. Suriye savaşı sadece Suriye savaşı olarak kalır mı hiç, bu coğrafyadaki yansıması, Türk-Kürt-Arap ve Alevi-Sünni çatışmaları olarak tekrarlanmaz mı?

 Aklımıza mukayyet olalım ki barışa da mukayyet olabilelim.