Barışı savunmak neden bu kadar kritik!
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

İnsanların arasındaki düşmanlıklar, ötekileştirmeler ve elbette ki nefret suçları büyük oranda kendi yetersizlikleri ve birbirlerine karşı hasetlerinden çıkıyor, kifayetsiz muhterisin hırsı ile çekemeyen insanın yok etme arzusu büyük oranda ‘fena eylemlerin’ başlangıç noktasıdır.

Tarihimizdeki yıkıcı eylemlerin başlangıç noktalarına doğru ilerlediğimizde gördüğümüz en önemli şey ‘fake-kahraman’ olma sevdasıyla başlıyor. Bu da trajik gelişmelerin çıkış noktası.

Sanatımızda da aynı durumla karşı karşıyayız, garip başarılar elde etmiş insanın yapacakları kendi arzularına karşı eylemlere dönüşür, nedeni çok basit, bir insan hak etmediği bir başarıyı elde edince, o başarıyı tekrarlamak ya da aşmak için çaba gösterince, sonuç tuhaf oluyor. İnsanlarımızın tarihinde bu da büyük kırılmalar oluşturuyor.

Kültürel hayatımızdaki insanların büyük zigzagları için söyleyeceğimiz en önemli olgusal tespit: Bunların çoğunun haksız ün kazanmaları ve haksız yere aşırı taltif edilmeleridir. Sonuçta bu insanların büyük bölümü sonrasında diğer insanlara kötülük ediyorlar, hatta en yakınlarındaki insanlara da daha büyük fenalık yapıyorlar.

Sanatın en önemli etkisinin bundan 2500 yıl önce Aristo tarafından Poetika adlı estetik kitabında ‘katharsis-arınma’ olarak keşfedilmiş olması hem doğru hem de yanlıştır. Sanatın kendisi hem arınmaya neden olabilir, ancak çoğunlukla az ve sınırlı insan üzerinde, hem de sanatın kendisi hırsa ve gareze de neden olabilir. Bu anlamda büyük insanlar bir şeyi anladıklarında arınma ya da kamilleşme yaşarlar, bu insanlar giderek geri çekilirler ve hayatta iyi olanın gücünü kıymetini ve manevi üstünlüğünü bilirler. Ama küçük insanlar, birden büyük şeyler yapıyormuş gibi gösterildiklerinde bu insanlar sarsılıyorlar ve başarıyı yakalamak için tuhaf ayak oyunlarına girişiyorlar. Hak edilmiş başarının ayırıcı kıstaslarından birisi budur.

Türkiye’de pek çok sanat eleştirmeni ve sanat yazarı ve hatta sanat tarihçisi sanatçılar hakkında yazarken o insanların sanat eserlerini yeterince mevzubahis etmeden, onları analiz etmeden ve onları bütünlüklü olarak incelemeden yazıyorlarsa, bunun çeşitli nedenleri var, ama en başta gelenlerinden birisi kültürel çoraklığımızdır.

Kültürel hayatımız boyunca eleştiri geleneğinin olmaması ve büyük oranda eleştirinin yerine kişisel çatışmaların girmesinin en temel sonuçlarından birisi, kültürel kimliğimizin zayıflığı olmuştur. Türkiye’de ne akademi ne de gazetelerde ve dergilerde yazanlar büyük oranda kültürel kimliğin kurulmasında yeterince derin ve başarılı bir şekilde etkili olamadılar. Fikir üretemiyorlardı, fikirleri derinleştiremiyorlardı, bu yüzden de bir kültürel gelenek oluşmuyordu, eserlerimizin toplumu anlatması ve topluma ayna tutması zayıf, eleştirimizin de filmleri ve sanat eserlerini anlamlandırma çabası zayıf, asıl bu paradoks Türkiye’de sanat akımlarının oluşmasında en büyük zaafı ve engeli oluşturuyor.

Türkiye’de olmamış insanların büyük sanatçılar gibi yaşamaları, gösterilmeleri ve medyatik olmaları genel olarak toplumun kendisine ayna tutulması işlevini yerine getirecek fikir insanlarının olmaması nedeniyledir.

Fikir hayatımızın kuraklığı nedeniyle, medyamız büyük oranda ‘medyatik’ olaylarla dolu, gazetecilerimizin çoğu bilmedikleri konularda büyük laflar ediyorlar, akademisyenlerimizin çoğu bir şeylerden haberdar gibi makaleler yazıyorlar, eserlerinden bilgiçlik akıyor bilgelik değil.

Türkiye büyük oranda geriliğinin etkisi ile ‘kötü para iyi parayı kovar’ paradoksuyla malul bir ülke:
Kısacası bir şeyin daha sefil olanı, daha nitelikli olanını zaman içinde yenilgiye uğratıyor, niteliksiz olan galebe geldiğinde, nitelikli olan zaman içinde daha nitelikliye doğru değil, tam aksine niteliksize doğru değişim geçiriyor. Sistemin kendisi niteliksiz ve nitelikli olanın da giderek ‘medyatik’ olma çabasına dönüşmesiyle ‘yozlaşıyor.’ İşte akımlarımızın olmamasının ve kültürel çoraklığımızın paradoksu bu kadar net.

Bu çoraklık içinde çatışma kültürü türer, çatışmadan kurtulmanın alternatifi barıştır, barış ise anlamayı ve kendini sınırlamayı gerektirir. Türkiye’de siyasi hayattan gündelik hayata, bilimsel hayattan kültür sanat dünyasına kadar, hayatımızda barışı ve uzlaşmayı bilmeyen insanlar ve barış için mücadele etmeyen aydınlar, aslında geleceğimizdeki yenilgiyi bugünden hazırlayanlar ve tarih önünde ‘mesuliyeti’ olacak olanlardır. Barışı istemek aynı zamanda insanın ilk önce kendisiyle barışmasını gerektirir.