Başbakan, başkanlığı savunuyor mu?
İBRAHİM Ö. KABOĞLU İBRAHİM Ö. KABOĞLU

Başbakan, seçim beyannamesine giriş konuşmasında AKP dönemine övgüler yağdırdı; yeni Türkiye kurgusunu öne çıkardı. Bütün bunları, bu Anayasa ve parlamenter rejim içerisinde yaptığına göre, bundan sonrası için rejim değişikliği önerisi, derin bir çelişki oluşturmaz mı? Şeklinde düşünürken, sıraladığı maddelerde başkanlık rejimine vurgunun hayli sınırlı ve ikincil kaldı. Ve soruyu şu şekilde değiştirdim: Başbakan, rejim değişikliğini kerhen mi savunuyor acaba?

Önce, selefi tarafından oluşturulan gündemi hatırlayalım:

Seçilmeseydi, “başkanlık zorunluluk”olacak mıydı?
Başbakanlık için inşa” edildiği söylenen Sarayı tahsis makamı, Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonuçlanınca değişti. Sarayı sahiplenen makamın sahibi, “kişiye özgü” rejim tasarımını Türkiye’nin gündemine yerleştirmek için her fırsatı değerlendirmeye başladı. Bu etkinliklerin büyük kısmı, “Anayasa-dışı.” Sorunun düğüm noktası şu:  Eğer başbakan olarak kalsaydı, başkanlık yolunu bu şekilde zorlayacak mıydı?

Dahası, “Başkancı devşirmeler” ortalığı kaplayacak mıydı bu şekilde? Gerçekten, öne sürülen hiçbir neden, başkanlık için kullanılan gerekçeyi, CB’nin kişisel talebinin ötesine geçiremedi. Sıkça telaffuz edilen nedenler:

Sistem tıkandı, bu gömlek bize dar geliyor, başkanlık genlerimizde var, vesayeti kırmak ve bürokratik engelleri kaldırmak gerek, hızlanmak gerek, eski Türkiye mezara gömüldü, bir gecede geçmişle bağlarımızı kestiler, paralelcilerin hesabı görülmeli, Gezicilerin beli kırılmalı, İç Güvenlik Paketi etkin kılınmalı vb Hatta, “zorunluluk, gereklilik” gibi, tartışma ve olası seçenekleri dışlayan kavramlar yanı sıra, “Türkiye’nin bekası için başkanlık rejimi gerek” türünden nakaratlar, dillere dolanır oldu...

“Geçiş dönemi” yanıltmacası
Bir “geçiş dönemi” söylemi tutturdular, “Anayasa-dışı” tutum ve uygulamayı meşrulaştırmak için.

TBMM tarafından sürekli değiştirilerek başkalaştırılan 1982 metnini, “askeri Anayasa” olarak niteleme pişkinliğini sürdürebiliyorlar. Oysa, “Anayasal düzenin devamlılığı” geçerli ve bunu sonlandıran hiçbir neden yok. Devamlılık, şu iki durumda ortadan kalkar:

- Darbe;  tıpkı 1960 ve 1980’de olduğu gibi.

- Yeni anayasa;  yürürlüktekinin yerine yeni bir anayasa hazırlandığı zaman, tıpkı 1924’te olduğu gibi.

Bu iki durum dışında, Anayasa’ya uymamak için, “geçiş dönemi”  veya “fiilȋ durum” vb kavramlarla bahane aramak, “anayasa darbesi” diyememekten başka bir şey değil.

Ana ayrışma: Kişi ve hukuk yolu
Mezara götürmeyeceği” güvencesi(!) vermekle, ömür boyu yönetmek istediğini ima ederek,  siyasal rejim değişikliğini kendisi için talep yoluyla, bütün ülkeyi kendisi için seferber etmekte. Parlamenter rejim, “bekleme odasında” vurgusunu sürekli hale getiren kişi, aslında “Anayasa askıda” demek istiyor ve hukuka açıkça ve sürekli meydan okuyor.
Bu durum, seçim sürecindeki ikili ayrışmayı da teşhir ediyor:

- Kendisi için bir yönetim kurmak isteyen kişiye takılacak parti ve gruplar…

- Bu şekilde bir dayatmaya karşı çıkan ve kısaca “hukuk yolu”nu savunan gruplar... Bu ikincisi, bir bakıma, İç Güvenlik Paketi karşısında gerçekleştirilen ittifak benzeri bir yolu ifade ediyor.

 Vekiller ve liyakat
Bu hukuk (Anayasa ve demokrasi) savaşında, adaylarda aranan özellikler, “yurttaşlık ve liyakat” ekseninde tartışılmalıydı. Tam tersine, adayların yurttaşlık kimliği, yerini, “etnisite” ve “mezhep-tarikat” aidiyetine bıraktı…

Yurttaşlık ve liyakatın ikinci planda kalması,  “hukuk yolu”nu zorlamada zayıf halka oluşturuyor. Oysa, hukuku tanımayan ve devlet olanaklarını bu yolda seferber etmeye hazır kesime karşı en etkili mücadele için “bilgi donanımı” temelinde hak ve özgürlükler ekseni öne çıkarılmalı.

Başbakan kerhen mi savunuyor?
Ve bu alabildiğine demokrasi standartlarının geri planda kaldığı bir ortamda Başbakan seçim beyannamesini açıkladı. Şimdilik, rejim değişikliğini savunmasına değinmekle yetineceğim: Parlamenter sistem yıprandı; yetki çatışması giderilmeli, hesap verebilir bir rejim kurmalı… (Bunları sağlama yolları üzerinde durmayacağım.)

Özetle; Davutoğlu, seçim beyannamesinde “kişiye özgü başkancı rejim” için başlıca neden olarak, Başbakan (kendisi) ile CB (Erdoğan) arasındaki yetki çatışmasını gösterdi. Çözüm: “Beni silin”; yani bütün yetkileri Erdoğan’a aktaralım… Aslında konuşmasının en zayıf halkası bu ve buna kendisinin  inanıp inanmadığı da pek kuşkulu.