Başbakan’ın dili
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Konya'da yaptığı konuşmada, CHP'nin 1940'larda “camileri kapattığını, Kuran öğrenmeyi yasakladığını” söyledi. Tabii, konuştuğu yer “Milli Görüş”ün kalesi Konya olunca atış serbest! Nasıl olsa yuhalanma, yumurta yeme korkusu yok! Kendisini kutsayan, her sözünü çılgınca alkışlayan yandaş bir topluluk önünde “nabza göre şerbet” veriyor! “Devlet-i Aliyye-i Osmaniye”nin günümüzdeki temsilcisi olduğuna inandırmış çevresindekileri. Böylesi bir özgüvenle, ana muhalefet partisine yönelik suçlamalarını, hiçbir sınır tanımadan sürdürüyor: "Bu millet bir dönem mağaralarda Kuran öğrendi. Bu millet bir dönem dini, diyaneti kümeslerde, yıkık dökük harabelerde öğrendi. CHP geçmişte Kuran'ın duvarda asılı durmasına bile izin vermedi…”

 

CHP’nin camileri ahıra çevirdiği, Kuran öğrenimini yasakladığı yalanını en az altmış yıldır duyarım. Önce Menderes döneminde başlamıştı bu kara propaganda, sonra Demirel döneminde sürdü. Şimdi de AKP eliyle canlı tutulmaya çalışılıyor. Getirisi fazla olmalı ki, bütün sağ iktidarlar bu sakızı çiğnemekten bıkıp usanmadılar. Ne de olsa, sürekli yinelenen yalanlar, bir noktadan sonra toplumsal algıda “gerçeğe” dönüşüyor. Bu bir beyin yıkama yöntemidir ve -hakkını vermek gerekir- AKP’nin en başarılı işlerinden biridir. Amaç belli: Bir yandan arı kovanına çomak sokarken, öte yandan gündem değiştireceksin!                                            

Geçmişte çok başbakan dinledim. Nice iyi hatip tanıdım. Ama Erdoğan gibisini görmedim! Demagojide, gözü karalıkta, “cahil cesareti” sergilemekte, gerçekleri çarpıtmada, kitleleri kışkırtmada kimse onun eline su dökemez!

“Tarihle yüzleşmek” adına, durup dinlenmeden ülkenin geçmişine, ortak değerlerine saldırıyor. Her fırsatta laiklik ve Cumhuriyet karşıtlığını seslendiriyor. Kurtuluş Savaşı’nın önderlerine uluorta dil uzatıyor, saygısızlık ediyor. Bu ne bitmez kindir, nasıl bir düşmanlıktır, anlamak kolay değil.      

Başbakan konuşurken adeta kendinden geçiyor, ağzından çıkanı kulağı işitmiyor. Öfkesini denetleyemiyor. Böyle durumlarda çoğu zaman dili sürçüyor, bilinçaltında sakladıklarını dışa vuruyor, “lapsus” olgusuna yol açıyor, kendini ele veriyor…

Başbakan’ın dili bana çok sığ ve ilkel geliyor. Konuşmalarını yavan, kaba ve itici buluyorum. Dahası, sürekli kin ve nefret saçtığı için, bu söylemi tehlikeli görüyorum. İkide bir, “Bizim hayalimiz öyle geniş ki!” diye övünmesine de şaşıyorum. Çünkü hiçbir derinlik, felsefi boyut, bilimsel düzey, yaratıcılık, uzak görüşlülük, bilgelik, tutarlılık içermiyor sözleri. Konuşma biçemi de sorunlu. Öz Türkçe sözcükleri bile imam-hatiplikten edindiği alışkanlıkla Arapçanın ağdalı tilavetiyle seslendiriyor. Daha çok da beden diliyle konuşmayı seviyor. Ama bir yandan da “belagat”ıyla övünüyor. “Öfke de bir hitabet sanatıdır” diyor. Oysa güzel ve etkili konuşma, her şeyden önce incelik, içtenlik, inandırıcılık gerektiren ayrı bir bilim dalıdır. Sözlükler, “belagat” sözcüğünü “İyi konuşma, sözle inandırma sanatı” olarak tanımlıyor. “Retorik” anlamına da geliyor. Öz Türkçe karşılığı ise “sözbilim”dir. Peki, size hiç inandırıcı, güven verici geliyor mu Erdoğan’ın konuşmaları?

      * * *

Ben şimdi bunları söylerken, azınlıkta olduğumu biliyorum. Erdoğan’ı kendinden geçerek dinleyen nice yandaş ve dönek kalem var! Daha bir ay önce Ertuğrul Özkök, Başbakan’ın, “Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlik”  yetiştirme tasarımını açıkladığı konuşmasını bile “dört dörtlük bir belagat” örneği olarak selamlamamış mıydı? Hem de buram buram “riya” kokan şu satırlarla:

“Etkili, hatta çok etkili bir belagatti. Etkilenmemek ne mümkün... İyi seçilmiş kelimeler, müthiş bir kavram kareografisi, ‘vurgu’ denilen vokal sanatının en itinalı müdahaleleri.
Genç insanı, en genç yerinden yakalayacak teknoloji ve üzerine ustanın maharetle monte ettiği heyecan. Öyle bir elektrik ki; amperi, voltajı salona sığmıyor, ekranlardan bizi çarpıyor. Evet, Başbakan Erdoğan’ın AK Parti Gençlik Kolları toplantısında yaptığı konuşma, dört dörtlüktü... Eğer siyaset; yapmak kadar söyleyebilmek, anlatabilmek, ikna edebilmek sanatı ise;
Çiçero’yu maziye iyice gömecek bir belagatti Başbakan’ınki. Bir gencin aklını başından alacak kadar lirikti. ‘Kalkın yürüyoruz’ dese, bir saniye bile düşünmeden kalkıp yürünecek bir konuşmaydı...” (Hürriyet, 21 Şubat 2012)

 

     Evet, aynen böyle yazmış Ertuğrul Özkök. Meğer bizim Başbakan’ımız, Çiçero’yu bile “gömecek” bir hatipmiş! Duyduk duymadık demeyin…
    * * *

Başbakan Erdoğan, zaman zaman, “Yumuşak başlıysak uysal koyun değiliz” makamında çıkışlar yapıyor. Ama halktan, uysal koyun gibi davranmasını bekliyor!     

Toplumbilimci Muzaffer Sencer, “dilin bir iletişim aracı olduğu kadar ideoloji yüklü bir kültür öğesi olduğunu” vurgular ve şunları ekler: “Bir araç olarak dil -tıpkı teknoloji gibi- her toplumsal yapının maddi temellerinden biridir. Ancak yine dil, toplumsal ilişkileri yansıtan içeriğiyle ya da kültürün taşıyıcısı ve aktarıcısı olarak aynı zamanda ideolojik bir kurumdur.”

Başbakan Erdoğan’ın dili, egemen güç ve iktidar ilişkilerinin somut bir yansımasıdır. Onun beden diliyle de bütünleşen buyurgan söylemi, toplumun daha geri bir ideolojik çizgiye çekilmesi için araç olarak kullanılıyor. Yaşamın her alanında baskıcı ve dönüştürücü etkisini duyumsadığımız bu egemen dilin karşısına, sosyalistler olarak, yığınları kavrayan ve savaşıma çeken yeni bir direniş dilini çıkarmak zorundayız.