Başbakan’ın kaderciliği ya da Huntington Turka
TARIK ŞENGÜL TARIK ŞENGÜL
Dikkatlerin CHP’de yaşanan değişime odaklanıldığı günlerde, Zonguldak maden ocaklarında otuz işçi göçük altında kalarak, yaşamını

Dikkatlerin CHP’de yaşanan değişime odaklanıldığı günlerde, Zonguldak maden ocaklarında otuz işçi göçük altında kalarak, yaşamını yitirdi. Başbakan’ın bu tür durumlarda çantasından çıkarttığı “patates baskısı” açıklama olay mahallinden, basın-yayın kurumları aracılığıyla, tüm Türkiye’ye dalga dalga yayıldı; “Tahriklere kapılmayın. Üzüntümüz büyük ama bu bölgenin insanı bu tür olaylara alışık. Bu mesleğin kaderinde bu var. Mesleğe girerlerken de bu tür şeyler olabileceğini bilerek giriyorlar”.
Başta bölge halkından olmak üzere, açıklamaya yönelik tepkiler karşısında, Başbakan geri adım atmak bir yana, kaderciliği daha geniş bir alana yaydı; tinerciler tarafından öldürülen polis memuru ya da ardı ardına kapanan şirketler, Başbakan’a göre, işin kaderinde vardı. Aslında bu tür bir akıl yürütme biçiminin, Başbakan için, yeni olmadığını biliyoruz. İstanbul’da Ayamama Deresi, taşıp, selde nedeniyle otuzun üzerinde masum insan öldüğünde de, olayı kaderci bir anlatıyla, “derenin intikamı” olarak yorumlamıştı.
Başbakan kendisini eleştiren “malum” çevrelere de,  “senin kadere imanın yoksa ben seninle tartışacak değilim. Benim söylediğim mesele başka. Bu olayın fıtratında kaderinde bu var’ diyerek, meydan okudu. Sonra da, “bunu sağa sola çekmek isteyen çeşitli köşe yazarlarına da hatırlatmak istiyorum. Bu işin kaderidir diyorum. Bunu sağa sola çekmeye de kimsenin ne fikri ne düşünce derinliği yetmez” diyerek, eleştiri yapanları yüzeysel kalmakla suçladı.
Başbakan’ın bu konularda, “malum çevrelerden” meslek odalarını, belli üniversite çevrelerini, bilirkişileri ve belli köşe yazarlarını hedeflediğini biliyoruz. Geçtiğimiz yirmi yıl içinde, bu kurumların her birinde görev almış biri olarak parçası olduğum bir örneği kısaca değerlendirerek, Başbakan’ın kaderciliğini tartışmaya başlamak istiyorum. Bu örneğe yönelişimin nedeni, Başbakan’ın suçlamalarından doğan bir alınganlıktan çok, Başbakan’ın kader dediği durumların nasıl adım adım inşa edildiğini göstermek açısından iyi bir örnek oluşturması.
Mimarlar Odası, kendisine yasa tarafından görev olarak verilen, kamu yararını gözetme kaygısıyla, 1998 yılında, Dünya Ticaret Merkezi’nin Ayamama Deresi üzerinde inşa edilmesine olanak veren plan kararının iptaline yönelik bir dava açtı. Mahkeme benim de içinde bulunduğum şehir plancısı üç ODTÜ öğretim üyesini bilirkişi olarak görevlendirdi. Bu yapının yer aldığı Ayamama Dere yatağında yaptığımız inceleme çerçevesinde, mahkemenin bilirkişilere sorduğu sorular arasında yer almamasına karşın, olayın vahametini görüp, mahkemeye sunduğumuz raporda, “dere yatağı büyük ölçüde tahrip edilmiştir, İstanbul Büyükşehir Belediyesi dere yatağı boyunca yeniden bir koruma kuşağı oluşturacak bir çalışma yapmalıdır” dedik. Bilirkişi raporundaki bu uyarılara karşın, Başbakan’ın Belediye Başkanlığı döneminde, “tam gaz” tahrip edilen dere yatağı, daha sonra Başbakan’ın gözetimindeki AKP’li belediyelerce de tahrip edilmeye devam edildi.
O rapordan on bir yıl sonra, neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Sel felaketinin hemen ertesinde, Zonguldak’ta yaptığına açıklamaya benzer bir kadercilik içinde, Başbakan açıklama yaptı; “derenin intikamı acı olur”. Sanki bu alanları Başbakan ve iktidar partisi yapılaşmaya açmamış. Sanki bilirkişiler uyarmamış. Sonrasında, meslek odaları bilirkişiler yüzeysel bilgi sahibi, sele neden olan yapılaşmaya izin verenler derin bilgi sahibi!
Yüzeysellik konusu bizi Başbakan’ın kaderciliğine ilişkin bir başka önemli konuya getiriyor; Başbakan’ın kadercilik konusundaki yaklaşımı da dikkate değer bir yüzeysellik taşıyor. Daha doğru bir anlatımla, Başbakan iki tür kaderciliği birbirine karıştırıyor (ya da karıştırmak istiyor).
Kadercilik birinci anlamıyla (Durkheim’in terime atfettiği biçimiyle) bir güçsüzlük haline işaret ediyor. Birey kendi kontrolünde olmayan koşullar altında, içinde bulunduğu durumu ve koşulları kaderi olarak görüp, süreç içinde bu durumu doğallaştırabilir. Yoksul kesimin kendi yoksulluğunu ya da yaşamın diğer alanlarındaki başarısızlıklarını kendi kaderleri olarak görmesi ve doğallaştırması bu tür bir kaderciliğe işaret ediyor. Durkheim bu tür bir algılamanın kaybedenler tarafından kader olarak algılanmasını mümkün kılan unsurun içinde yaşadıkları baskıcı düzen olduğunu vurguluyor. Tam da bu nedenle, bu tür kadercilik “koşullara bağlı kadercilik” olarak isimlendiriliyor. Yani koşullar değiştiğinde bu tür bir kaderciliğin de değişmesi mümkün.
İkinci tür kadercilikse, somut bir baskıcı düzenden çok, belli bir kültürel inanç sistemine, yani belli bir dine ya da inanç sistemine dayalı olarak, bireyin sistemin mantığına kendini teslim etmesi olarak tanımlanıyor. Bu nedenle de bu tür bir algılama teolojik kadercilik olarak tanımlanıyor.
Bu iki kadercilik tanımını geri plana koyup, iktidarın ve özel olarak Başbakan’ın konumunu değerlendirirsek; liberal demokrasilerde, iktidarlardan koşullara bağlı kaderciliği, koşulları iyileştirerek yıkması beklenmiyor mu? İktidarın görevi maden ocaklarının koşullarını iyileştirip, bu alanda yaşanan kazaları kader olarak görmekten çıkarmak değil mi? Oysa Başbakan farklı bir ruh haline sahip; koşullara bağlı kaderciliği teolojik kaderciliğe indirgeyip, siyasal otorite olarak sorumluluk almaktan kaçınmayı seçiyor. Dahası, iyileştirmeler yapmak bir yana, dini (teolojik kaderciliği) sıradan bir biçimde, siyasi çıkarına alet ediyor. Sorunlar, kayıplar iktidarın uygulamalarının değil, kaderimizin bir sonucu oluveriyor!
İşin ilginç tarafı, Başbakan bunu yaparken, bir yandan da, en hakikisinden şarkiyatçılık yapıyor. Hatırlayalım Huntington’un Uygarlıklar Çatışması tezinin İslam dininin baskın olduğu toplumlara ilişkin değerlendirmesini; Batı’nın yaratıcı, bilimsel ve özgür-demokratik ortamına karşılık, İslam dini kaderci dünya görüşünü güçlendirmekte ve insanlar, gelecekleri kendi dışlarındaki bir otoritenin insafına bırakıldığı ölçüde de, tembelleştirilmekte ve otoriter bir yönetim anlayışına boyun eğmektedir.
Huntington’un Uygarlıklar Çatışması tezi Türkiye’yi anlama konusunda yardımcı olmayabilir; ancak mevcut iktidarı ve Başbakanı anlamak açısından yararlı olduğu konusunda şüphe yok; Başbakan sadece kaderciliğiyle değil, otoriterlik arayışlarıyla da, Huntington’u haklı çıkarıyor!