Başbakanlığın sonu veya son başbakan...
İBRAHİM Ö. KABOĞLU İBRAHİM Ö. KABOĞLU

Sıfatlar eşliğinde ‘anayasal düzen değişikliği’ne yönelik çalışmaların ivme kazandığı bir sırada, meğer ülke bölünme eşiğine gelmiş de; bundan habersiz milyonlar, bir de vatandaşlık taslıyor.

Sıfatlar ve ülkenin kaderi
Anayasa hukuku ve siyaset bilimi dışında ele alınan anayasal konu ve sorunlar, neredeyse ‘sıfat ve sayılar’a indirgendi: ‘Partili’ başkanlık, ‘yarı’ başkanlık, ‘tam’ başkanlık; ‘Türk’ tipi başkanlık, yüzde 90 ‘Amerikan’ başkanlığı...

Tam’lı sıfatlar o denli ucuzladı ki, sadece rejim için değil, Türkiye ‘ülkesi’ için bile kullanılmaya başlandı. Eğer ‘tam’ başkanlık gelmez ise, Türkiye, ‘bütün’ olarak kalamayacak. Başka bir deyişle, ikili yapı ve kurul halinde görev yapan organ olmaktan çıkarılarak bu görev ve yetkilerin ‘bütünü’, ‘tek’ kişiye verilmez ise, Türkiye Devleti’nin, ülkesi ve milleti ile bölünmez ‘tek’ olma (Any., md.3) özelliği tehlikeye girecek.

‘Tam' ülke, 'bölünmüş' ülke...
Başbakan B. Yıldırım, “Başkanlık rejimine geçilmez ise ülkenin bölünme riski var” dedi; ama bir yüzde vermedi, yüzde 90 Amerikan modeli diyen Anayasa Komisyonu başkanının sözlerinin tersine. Gerekçe de göstermedi: Yürürlükteki anayasal düzen mi, yoksa AK Parti hükümetinin varlığı mı ülkenin bölünmesine neden olacak?

29 Ekim KHK’leri ve izleyen günlerde ‘medya üzerine örtülen şal’ yetmedi; toplum üzerinde sallandırılan ‘Demokles kılıcı’, ‘tüm ülke’ye yönlendirildi: Misak-ı Milli’den yana mısın, değil misin?
Yana isen ‘tek’ kişi için oy kullanırsın; aksi halde, ‘tek’ ülke kalmaz. Bu sözler, iki düzlemde değerlendirilebilir:

İfade özgürlüğü ve ülkenin karşı karşıya bulunduğu tehlike açısından.

-İfade özgürlüğü: Başbakan’ın sözleri, kişisel değil, makamı gereği, ‘görev ve sorumluluk’ çerçevesinde anlamlandırılmalı.

-Bölünme tehlikesi: 12 Eylül 1980’de K. Evren, ülkeyi iç savaştan ve bölünme eşiğinden kurtarmak için yönetime el koymak zorunda kaldığını iddia ediyordu. 2015 Kasım seçimleri öncesi Davutoğlu, istikrar için oy istiyordu. Görünen o ki, Yıldırım, ülke için oy isteyecek.

Yükümlülük ve hak diyalektiği
Başbakan’ın sözlerinin etki ve sonuçları ışığında, bu kez, konumu itibariyle ‘görev+yetki+sorumluluk’ üçlüsünde, toplumu aydınlatma anayasal yükümlülüğü var: Hangi tehditler ülkeyi bölmek üzere? Bunları önlemek için ‘hükümetin oluşturmak istediği genel siyaset’ önünde engelleyici Anayasa maddeleri mi var, varsa hangileri?

Bunları, ‘insan haklarına dayanan demokratik devlet’ (md.2,14) yurttaşının bilme hakkı var. Eğer bunları öğrenme olanağı bulunmuyorsa, işte ‘tam’ sıfatı burada kullanılabilir: tam bilgi kirliliği.

‘Tam' sıfatı nerede geçerli?
Yürütme’nin iki kanadından tehdit içerikli ve algı operasyonu yapmaya yönelik açıklamalar, -anayasa ve ülkenin geleceği üzerine- ‘tam’ bilgi kirliliği oluşturuyor. Çift başlı olarak ülkeyi yönetememe şikâyeti eşliğinde, gelecekte ülkenin nasıl yönetileceği üzerine ‘tam’ uyum var.

Üstelik bu, iktidar kanadı ile sınırlı değil; çoğunluk (AK Parti) ve azınlık (MHP) arasındaki ‘tam’ uyum ise, siyasal parti kuramlarını alt üst edecek kertede.

Hangi 'son'?
Başbakan ve Hükümetin, başkanlık yolunda ‘anayasa dışı mesai’ yerine, OHAL’de yapılan düzenlemelerin anayasaya uygunluğu yönünde çaba göstermesi, ülkenin normalleşmesi ile eşdeğerdir. Bugünkü mesaisi ise, krizi derinleştirmeye katkı sağlıyor. Bu bakımdan, Başbakan, selefini hayli geride bırakmış bulunuyor.

Şöyle ki; Davutoğlu’nun bağırarak kurduğu iki cümleden biri, Ana muhalefet liderini eleştiri için idiyse; diğeri, Külliye mukimini övgüye yönelikti. Heyhat! “Anayasal düzeni başkanlık rejimi için değiştirmek” amacıyla yeterince bağıramadığı için belki de, başbakanlıktan oldu.

Yıldırım ise, ‘hükümetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetme’ anayasal (md.112) görev+ yetki ve sorumluluğu yerine, ‘hükümeti ortadan kaldırmak için anayasal düzeni değiştirme misyonu’na soyundu. Öyle ki; bu görevini rejim ve anayasa değişikliğinin çok ötesine taşıyarak, ‘ülke bahsi’ne girdi. Belki de, başbakanlıktan olmaktansa, ‘son başbakan’ unvanı ile anılmayı yeğlediği için; dahası, ilk başkanın ‘tam’ olmasa da hiç değilse ‘yarım’ selefi olarak tarihe geçebilmek için...

Ya Türkiye ülkesi? Onca yüce hedef varken, ‘Türkiye pazarlığı’, bir teferruat değil mi?