Başka bir coğrafyada olsaydın…
ZİYA ADNAN ZİYA ADNAN
Şimdi sen, eski adıyla 2. lige düştün ya… Ya da daha gerçekçi bir tanımlamayla seni düşürdüler ya… İçimden gelmese de yazmalı bir kaç satır, kim bilir belki eski günlerin hatırına…

Şimdi sen, eski adıyla 2. lige düştün ya… Ya da daha gerçekçi bir tanımlamayla seni düşürdüler ya… İçimden gelmese de yazmalı bir kaç satır, kim bilir belki eski günlerin hatırına…

Bak işte, yeni sezonda tas da aynı hamam da aynı ülke futbolunda: Maç günleri boş statlar… Pazar akşamlarının bezirgân futbol programları… Avrupa arenalarında yaşanan hüsranlar… Milli takım bozgunları...

Aylardan kasım… Şehrin ve şehrim kışa hazırlanıyor. Ama kış senin için zor geçecek; ilkbahar da yaz da inan tahmininden de zor. Bilirim, 70’li ve 80’li yıllarda da mücadele ettin 2. Ligde; üstelik kupalar alarak, tıklım tıklım dolu statlarda… Taraftarın sevdalı ve tek yürek, yönetimlerin çıkarsız, başkanların dimdik ve eyvallahsız olduğu zamanlarda… Ama işte, bu zamanlar o zamanlar değil artık. Sana karşılıksız sevdalanmış o siyah-beyaz insanlar da gitti sessiz sedasız, her şeyin çabucak unutulup gittiği bu coğrafyada. Baksana onlardan miras “Gururluyuz Güçlüyüz” diye başlayan o güzelim tezahürat bile tarih oldu; unutmaya ve unutturmaya şartlandırılmışların diyarında…

Üzülmüştür sana karşılıksız sevdalılar; üzülmüştür bu düşüşe, malum onca sene ülkenin en üst liginde mücadele ettikten sonra... Aslında üzücü olan düşmen değil sahipsiz kalmış olman, yalnızlığın, çaresizliğin… Zira düşmek değildir en kötüsü, o düşüşün ne kadar süreceğini, yolun nereye varacağını bilememektir. Bazen düşmek sonu değil, başıdır o yazık hikâyenin… Futbol tarihini yazan kitaplar seninkine benzer hikâyeleri olan, şimdilerde yok olup gitmiş takımları anlatırlar.

Bakma sen “PTT 1. Lig” filan dediklerine… Bundan sonrası zor bir macera, biraz daha sessiz, biraz daha gözlerden ırak, kimsesiz… Bundan sonrası daha fazla parasızlık, daha fazla ilgisizlik, daha fazla yalnızlık... Bizim topraklarda düşmek, futbolun uzak bir köşesinden bakmaktır tüm olup bitene; pazar akşamlarının üç takımlı futbol programlarında senden bir kaç dakika söz edilirse kendini şanslı saymaktır.

Her takım kendi hikâyesini yazar aslında… Ama o beter düzende düşmek, senin hikâyeni yazacak birilerini bile bulamamaktır...

***

Başka bir coğrafyada olsaydın, Bir başkent takımı olarak neden bu hallere düştüğün sorgulanırdı şüphesiz. Spor programlarına konu olur, yok oluşa doğru giden sürecin nedenleri araştırılırdı. 12 sene başkanlık yapmış kır saçlı adamın icraatları mercek altına yatırılır; onca sene yapılan göstermelik transferler, harcamalar, gelirler, giderler, didik didik incelenir; borcun nereden geldiği sorgulanırdı. Beş milyon nüfuslu bir başkentte, yüz yılı aşmış maziye sahip bir kulübün, nasıl olur da bodrum katlarında kongreler yaptığı, taraftarın neden kulübüne üye olamadığı, yeni doğmuş bir bebeğin dünyaya gelişinden taytay yürümeye başlamasına kadar geçen kısacık sürede neden dört farklı başkanın o koltukta oturduğu dava konusu olurdu spor mahkemelerinde...

Başka bir coğrafyada olsaydın hesap sorulurdu sorulması gerekenlerden, o karanlık fotoğrafın tamamı aydınlatılırdı...

Ama bilirim, senden önce yok olmuş gitmiş nice köklü kulüpler diyarında senin hikâyen ne kadar önemli olabilir ki! Kimin umurunda senin akıbetin? Senden önce aynı akıbeti paylaşmış Altay, Göztepe, Sakarya, Kocaeli, Aydın, Diyarbakır, Vefa, Samsun, Erzurum, Adana, Hacettepe, İzmirspor, ve diğerleri...

Alt tarafı şimdi bir fazla...

Anla artık, ülke futbolunda varsa yoksa üç İstanbullunun maceraları… İçinde biraz aşk, bolca kin, kan, nefret, öfke...

Ülke futbolu, insanların dinlemekten bıkmadığı üç büyütülmüşün masalı...

***

Erzurum’da sezon başında oynanan Süper Kupa (!) öncesinde takımını karşılamaya gitmiş, koyu şivesi ile kendi şehrine 1500 kilometre uzak bir şehrin takımının adını haykıran Erzurumlu vatandaş bir kez daha hatırlatmıştı ülke futbolunun üç takımdan ibaret olduğu gerçeğini. İzlerken içim burkuldu. Bir anlasa o vatandaş, taraftarlığın bir şehri tribünden sevmek olduğunu, ah bir anlasa! Oysa ülke futbolunda aslolan kendi kendimize yarattığımız, dinledikçe gerçekliğine inandığımız kötü bir İstanbul masalı… Maç günleri tribünlerin değil, kıraathanelerin dolduğu, kombine bilet satışlarının değil, dekoder satışlarının patlama yaptığı, futbolun değil sadece renklerin körü körüne sevildiği bir coğrafya...

Böyle bir futbol kültüründe senin hikâyenin onların yanında ne önemi olabilir ki! Şöyle bir düşün, “Kurşunlu” Süper Ligde olduğun zaman bile, Querasma’nın gece hayatı kadar yer bulamıyordun ülke basınında, bundan sonrası ne kadar farklı olabilir ki!

Bak işte kış kapıda, aylardan kasım… Şehrin ve şehrim kışa hazırlanıyor. Ama bu kış senin için zor geçecek, ilkbahar da, yaz da...

Başka bir coğrafyada olsaydın, bir başkent takımı olarak neden bu hallere düştüğün, senden çok daha fazla borcu olan kulüplere neden transfer yasağı getirilmediği sorgulanırdı şüphesiz. Başka bir coğrafyada olsaydın, adını yaşatmak için kader birliği yapardı taraftarlar. Kim bilir belki de Ankara amatör kümenin en alt liginden yeni bir adla yeni bir macera başlardı. Uzaklarda bu rüyayı gerçekleştirmiş “F.C. United of Manchester” takımını hatırla… 2005 senesinde Amerikalı Glazer ailesinin Manchester United kulübünü ele geçirmesinden sonra bu durumu kabullenmeyip, kendi amatör takımlarını kuruşlarını hatırla. İşte o takım, günümüzde 11.840 kapasiteli Gigg lane Stadı’nda oynuyor maçlarını, kimselere minnet etmeden ve eğilmeden. Zaten bu değil midir, taraftarlık ve takım sevgisi?

Takımın hangi kümede mücadele ettiğinin ne önemi var ki!

Şimdi hayal et, her şey yeniden hikâyenin en başında, o eski stadın dış sahalarında... Yeni bir macera, yeni bir adla… Ne tribün grupları, ne rant kavgaları, ne haris başkanlar... Hayal et, kulübün gerçek sahibinin taraftar olduğu, amatör kümede bile olsa takımına her koşulda sahip çıktığı bir geleceği… Hayal et, bir amatör küme maçı için 20.000 sevdalının tek yürek halinde 19 Mayıs Stadı’nın 1 No.lu Dış Sahasına geldiğini… Tarihin bir de böyle yazıldığını hayal et!

Bilirim, “Bizdeki futbol kültüründe böyle bir oluşum mümkün değil!” diye geçiştirecektir konuyu bazıları. En kolayı da budur zaten! Oysa şairin o güzel cümlesindeki gibi: Acı veriyorsa geçmiş, geçmemiş demektir!

Ve bazen en doğrusu yeniden hikâyenin en başına dönmektir...