Başkan Bolsonaro ve Brezilya dersleri
TANER TİMUR TANER TİMUR
Brezilya’da seçim geride kaldı; Bolsonaro Başkan oldu; şimdi demokratlar korku içinde. Ülkede tüm aydınlar seferber oldu; BM İnsan Hakları Komisyonu “durumu izliyor”; Avrupa’da gazeteler “Bolsonaro sadece Brezilya demokrasisini değil, tüm dünyayı tehdit ediyor” diye manşet atıyor

1960’larda yaygın bir temenni idi: “Asla bir Latin Amerika ülkesi olmayacağız!” Gazetelerde sık sık bu beyanı okur, aramızda bunu tartışırdık. Ve genellikle de kafamızı sallar, “Olmayacağız!” derdik.

Aslında Latin Amerika ülkeleri dili, dini ve toplumsal yaşamıyla Avrupa’nın az gelişmiş bir uzantısıydı. Yine de birçoğunun gelişmişlik ölçütleri bizden yüksekti. Ne var ki Latin Amerika bir darbeler diyarıydı ve bizleri ürküten de buydu. 1960’ta bir darbe yaşamış, fakat bir yıl sonra tüm demokratik talepleri yeni Anayasa’ya koyarak o defteri kapatmıştık. Artık kimse darbe istemiyordu. Darbeden bir yıl sonra kurulan sosyalist Türkiye İşçi Partisi’nin bile sloganı “1961 Anayasası’nın eksiksiz ve tastamam uygulanması” idi.

Evet, artık kimse “darbe” istemiyordu; darbeci kumarın yerini devrim özlemi almıştı. Kore’de, Cezayir’de, Vietnam’da yaşanan kirli savaşlardan sonra dünyada esen rüzgârlar da bu yöndeydi. Türkiye’de de laik cumhuriyeti sosyal bir devlete dönüştürmek isteyen devrimci bir nesil ortaya çıkmış ve o da umut ve coşkuyla bu rüzgâra kapılmıştı.

Darbeleriyle ünlü Latin Amerika bu kez Castro ve Che ile örnek oluşturuyordu.

Kısaca devrimi sevmiştik; fakat devrim gelmedi. Buna karşılık Latin Amerika’ya uğramış, fakat orada da küçük bir adada kuşatılmıştı. Devrimi yaymak isteyen Che Guevera, yoldaşlarıyla birlikte Bolivya ormanlarında vahşice katledildi. Bu vesileyle Latin Amerikalı bir yazar bölgedeki felaketleri kara mizahla anlatıyor ve “Heyhat!”, diyordu, “Tanrı bize çok uzak; Amerika ise çok yakın!”.

•••

O yılların gözde anayasacısı M. Duverger az gelişmiş ülkelerde çok partili hayata geçiş denemelerinde üç ülkeyi örnek gösteriyordu: Türkiye, Meksika ve Hindistan. Bu geçişi Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi; Meksika’da Kurumsal Devrim Partisi; Hindistan’da da Kongre Partisi sağlamıştı ve Duverger bunları “başat” partiler olarak niteliyordu. Onları ülkelerine başarılı bir geçiş dönemi yaşatmış partiler sayıyordu.

Bugün geriye bakınca bu “geçiş”in gerçekten de başarılı olduğunu söyleyebilir miyiz? Sanırım söyleyemeyiz. Hindistan’da Hindu olmayan herkese kem gözle bakan Narendra Modi? Trump’ın “duvar tutku”suyla başı belada Meksika? Darbelerin birbirini izlediği Türkiye? Varılan nokta bu ve bugünlerde de yine Latin Amerika’yı konuşuyoruz. Daha çok da seçimle, seçim düşmanı bir politikacıyı başkan yapan Brezilya’yı..

•••

Latin Amerika uzmanı değilim, ama bu ülkeler kariyerimde tarih ve toplum bilimlere yönelmemde büyük bir rol oynadı. Yazarlığa 1960’larda Yön dergisinde bu konuda bazı tanıtma yazıları ile başlamıştım. Sonra da uzun yıllar bu coğrafyada neler olup bittiğini izlemeye çalıştım. Brezilya’da 21 yıl süren acımasız cunta rejimi; Arjantin’de darbecilerin öldürdüğü ana-babaların “evlatlık” yapılan yetimleri; Şili’de Allende, arkasından da Pinochet ve “Chicago Boys”; Venezuella’da Chavez, Maduro.. Neler geldi, neler geçti! Geçen Pazar da Brezilya, Latin Amerika tarihinde yepyeni bir sayfa açıyordu. Adeta ülke, bambaşka giysiler içinde, darbeci geleneğine döner gibiydi.

•••

Bir ülkede tanklar ne zaman sokağa çıkar? Askeri darbelerde değil mi? Oysa Brezilya’da ilk kez bir seçimden sonra tanklar sokaklara dökülüyor ve subaylar coşkuyla halkı selamlıyordu! Hareket sembolikti, fakat Rio’nun en zengin belediyelerinden Niteroi’de gerçekleşmesi hayli anlamlıydı. Anlaşılan, ülke aslında “Eski Brezilya”ya dönerken tüm ordu da “Yeni Brezilya” sevincini paylaşıyordu.

28 Ekim’de yapılan seçimleri Sosyal-Liberal Parti’nin adayı Jair Bolsonaro, oyların % 55,2’sini alarak kazandı. O eski bir askerdi. Askerlikten ayrıldıktan sonra siyasete atılmış ve 1990’da Hristiyan Demokrat Parti adayı olarak Meclis’e girmeyi başarmıştı. Daha sonra da altı kez yeniden seçilerek 27 yıl boyunca partisinin en uç fikirlerini savundu. Orada tutunamayınca Sosyal Hristiyan Parti’ye geçti ve 2016’da onun adayı olmaya çalıştı. O da olmayınca şansını bu kez de Sosyal-Liberal Parti’de denedi ve başarılı oldu.

•••

28 Ekim’de Başkan seçilen Bolsonaro askeri darbe döneminin özlemi içinde yaşayan ırkçı ve seksist, işkence yanlısı, hatta ultraliberal programının gösterdiği gibi fakir düşmanı bir siyasetçi. Tüm ileri fikirlere şiddetle karşı ve darbeci döneme tek itirazı da o yıllarda yeteri kadar adam öldürülmemiş olması. 1999’da Meclis’te yaptığı bir konuşmada 1964-1985 askeri cuntası az öldürdü, “30 bin kişi daha öldürmeliydi” diyor ve bunlar arasında o sırada cumhurbaşkanı olan Fernando H. Cardoso’yu da sayıyordu. Halen Sosyal Demokrat Parti’nin başkanı olan Cardoso ise, bugünlerde Washington Post sütunlarında Brezilya’da “düşünülemeyecek” bir şeyin gerçekleştiğini dünyaya ilan ediyor.

Neden? Nasıl oldu?

Çünkü iktisadi hayat üç yıldır resesyon içindeyken, şehirlerde eskiden de olan şiddet inanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Sadece 2017 yılında 64 bin (günde 175) cinayet işlenmişti. Temsili demokrasi de insanların güvenliğini sağlayamıyordu ve herkes öfke içindeydi. İşte Bolsonaro da, Cardoso’nun ifadesiye, bu “öfke tsunamisi üzerinde sörf yaparak” seçimi kazanmıştı. (W. Post, 29 Ekim 2018). Üstelik bu “öfke” dalgasını yaratanlar da 2016 Ağustos’unda Başkan Dilma Rousseff’i görevden uzaklaştırdıktan sonra, Temmuz 2017’de de Lula da Silva’yı hapse attıran ve bir daha da aday olamamasını sağlayan güçlerdi. Yani egemen güçler, başta tarım ihracatçıları olmak üzere tüm iş dünyası, daha çok da Sao Paulo’da mevzilenmiş sanayi ve finans babaları. İşaret oradan geliyor; alan temizliğini de sağcı parti militanları, komutanlar, Globo medya gurubu ve “bağımsız” yargıçlar yapıyordu. Evangelik “Evrensel Kilise” ve kurucusunun sahip olduğu güçlü Record TV’nin yaptığı dini propaganda da cabası.. Brezilyalı iktisatçı Felipe de Alencastro’ya göre Bolsonaro’nun zaferinde belirleyici oyları Evangelistler sağlamışlardı. Darbeler döneminde elinden geldiği kadar ezilenleri korumaya çalışan Katolik Kilisesi’nin zayıflaması, Brezilya’da Evangelistlere yaramıştı. (Le Monde, 31 Ekim 2018).

baskan-bolsonaro-ve-brezilya-dersleri-527348-1.
Bir ülkede tanklar ne zaman sokağa çıkar? Askeri darbelerde değil mi? Oysa Brezilya’da ilk kez bir seçimden sonra tanklar sokaklara dökülüyor ve subaylar coşkuyla halkı selamlıyordu! Hareket sembolikti, fakat Rio’nun en zengin belediyelerinden Niteroi’de gerçekleşmesi hayli anlamlıydı. Anlaşılan, ülke aslında “Eski Brezilya”ya dönerken tüm ordu da “Yeni Brezilya” sevincini paylaşıyordu.


•••

Oysa zarlar seçimden önce atılmıştı ve bu kirli savaşta en etkili kategori yargıçlar oldu. Bunlardan Lula’yı mahkûm eden Sergio Moro, kullandığı illegal yöntemler yüzünden devamlı tartışma konusu olmuş, hatta bazı dosyalar Federal Mahkeme tarafından elinden alınmıştı. Lula’ya yüklenen suç ise bir inşaat şirketinden rüşvet olarak deniz kıyısında bir daire almasıydı. Lula, bu dairede hiç oturmamıştı; fakat bir mahkûmun tanıklığı ile dokuz buçuk yıla mahkûm edildi. Eyalet mahkemesi bu cezayı 12 yıla çıkardı ve arkasından da Yüksek Mahkeme hükmü onayladı. Karar beşe karşı altı oyla alınmış, Yargıç Moro adeta bu davada tek başına hüküm vermişti.

•••

Latin Amerika uzmanı J.J. Kourliandsky’nin İl Globo gazetesinden aktardığı bilgiye göre, Brezilya’da hakimlerin % 71’ı ayda 33 bin Reais (yaklaşık 9 bin dolar) civarında maaş alıyor; bunlardan 7000 kadarı da yıl sonunda aynı miktarda prime hak kazanıyor. Kendilerini varsıl sınıfların parçası haline getiren maaşlarla bu heyetin solcu bir iktidara sempati duyması da herhalde beklenemez. Nitekim Kourliandsky yargıç Moro’yu, La Fontaine’in “şişman, yağlı ve her davada uzman” kedisine benzetiyor. Buna karşılık Moro da, bugünlerde, görevini yapmış bir insanın rahatlığı içinde, daha yüksek bir görev bekliyor. Zaten işaret de geldi. Globo TV’ye konuşan Başkan Bolsonaro, «Sergio Moro bir semboldür», diyordu; «o, kendisini yolsuzlukla mücadele için feda etti (…) Hükümetimde mutlaka önemli bir yer işgal edecek ». (Le Monde, 31 Ekim 2018). Başkan’a göre bu yer de muhtemelen Adalet Bakanlığı olacak!

•••

Bolsonaro, Lula da Silva ve partisine düşmanlıkla iktidar oldu. Peki, Lula, Rousseff ve İşçi Partisi’nin suçu neydi? Neden iktidardan kovuldular? Sanırım bu gelişmeyi Türkiye ile karşılaştırmalı şekilde ele almak daha ilgi çekici olacaktır.
Brezilya’da Lula ile Türkiye’de Erdoğan aynı tarihte seçimi kazandılar. Lula, 27 Ekim 2002’de Başkan seçiliyor, bir hafta sonra 2 Kasım’da da AKP Türkiye’de iktidar oluyordu. Birincisi oyların % 61’ini, ikincisi ise % 34’ünü almıştı. Aslında sınıfsal dayanakları çok farklıydı; fakat ikisi de ezilenlere, mağdurlara seslenerek iktidar oldular. AKP’nin sağlık hizmetleri ve sosyal yardım alanında attığı bazı adımlar da sol-liberal çevrelerde büyük bir benzerlik gibi sunuluyordu.

Üstelik ABD’nin İran’a uyguladığı ambargo iki ülkeyi dış politikada da yakınlaştırmış, 2010’da BM Güvenlik Konseyi’nde Türkiye, bu ambargoya Brezilya ile birlikte “hayır” demişti. 2013’te ise iki ülkede iktidara karşı direniş hareketleri oldu. Brezilya’da 2014 futbol dünya kupası organizasyonu için yapılan harcamalar sağlık ve eğitim bütçelerinde kısıntıya neden olmuş, ayrıca yolsuzluk iddialarına neden olmuştu. Bu ise egemen sınıfların “taktik değiştirmesi”ne yol açtı. Yolsuzluklar medyada manşete çıkarılırken asıl hedef alınan İşçi Partisi’nin sosyal politikasıydı. (A. Topal; BirGün, 1 Kasım 2013). Türkiye’de ise otoriter gidişe karşı «Gezi direnişi» yaşandı. Oysa Brezilya’da Dilma Roussef, sokağa dökülenlerin «millete, daha çok da hükümete bir mesaj verdiklerini» söylerken, Türkiye’de Gezi Direnişi biber gazı ve coplarla bastırılıyordu. Bu iki tavrı kıyaslayan W. Post gazetesi, yayın kurulu imzasıyla, “Erdoğan’ın katı çizgisinin ülkenin ‘ılımlı İslam demokrasisi’ imajını kararttığını” yazıyordu. (22 Haziran 2013). Tabii eğer böyle bir imaj varsa?

•••

Lula, işçi kökenliydi ve sendikacılıktan geliyordu. Onu izleyen Başkan Rousseff de devrimciydi, bu yüzden 1970’lerde hapse girmiş, ağır işkencelere uğramıştı. Brezilya İşçi Partisi iktidar yıllarında asgari ücreti ve aile yardımlarını ciddi bir şekilde artırdı ve ülkede gelir eşitsizliği azaldı. Eğer vergi sisteminde gerekli reform yapılamadıysa, bunun nedeni de, Thomas Piketty’nin tespitiyle, ülkenin federal yapısı ve seçim sistemiydi. (Le Monde, 13 Ekim 2018). Buna karşılık, Parti, demokratik bir eğitim politikası izledi ve üniversiteye girişlerde yoksullar, siyahlar ve melezler için pozitif ayrımcılık uygulandı. Lula «ezilenler» diyince yoksulları ve işçileri anlıyor, Erdoğan ise önce müminlere ve dincilere yapılan haksızlıkları dile getiriyor, sık sık 80 yıl önce «camilerin nasıl ahır haline getirildiğini» anlatıyordu. Zaten bu yaklaşımla, OHAL döneminde, patronlara, «grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ile anında müdahale ediyoruz; diyoruz ki, hayır! burada greve müsaade etmiyoruz; çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız” diye güvence vermekte sakınca görmemişti. (Hürriyet, 12 Temmuz 2017). Kısaca Brezilya İşçi partisi ile AKP’nin sınıfsal dayanakları tamemen zıttı ve bu yüzden de Lula ve Rousseff iktidardan kovulurken, Erdoğan iktidarını güçlendirmeyi başardı.

•••

Brezilya’da seçim geride kaldı; Bolsonaro Başkan oldu; şimdi demokratlar korku içinde. Ülkede tüm aydınlar seferber oldu; B.M. İnsan Hakları Komisyonu “durumu izliyor”; Avrupa’da gazeteler “Bolsonaro sadece Brezilya demokrasisini değil, tüm dünyayı tehdit ediyor” diye manşet atıyor. Oysa Bolsonaro da yalnız değil; onun da savunucuları var. Örneğin Donald Trump, onu ilk kutlayan başkan olmanın sevinci içinde ve Wall Street Journal da şunları yazıyor : «Saydam, rekabetçi ve dürüst bir muhalefetle işe başlayan Bolsonaro seçimi çalmadı; seçmenleri ikna ederek kazandı (…) Siyasi ve iktisadi çöküntüyü bir reformcu olarak düzeltebilir » (29 Ekim 2018).

Ya Türkiye ? Öyle görünüyor ki Beştepe de, 2023 perspektifinde, gelişmelere her zamanki “kazan-kazan” politikasının çıplak realizmi içinde bakacak ve 2022’de bağımsızlığının yüzüncü yıldönümünü kutlayacak olan Brezilya’ya dönük hesaplarını bu “ilke”ye dayandıracak.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız